11 Ekim 2011 Salı

Asu


Suçu büyüktü Asu’nun göklerecek,
Taş atmıştı güneşe doğru
Bilinmeyen türküsünde
Bilinmeyen çağından

Açtı, uykusuzdu, sayrıydı
Dolmuştu şeytanların soluğu derisine
Kötü bir ışık
Ve mavilikte duruşu, çarpık ağaçların

Sövmüş Tanrısına sövmüş, Asu, Asu
Yakılacak, yakılacak
Asu, Asu

Doymuşlar bir ilk zaman içinde
Ki sürer sıcaklığı karın karın
Kartalla doymuşlar, yılanla doymuşlar
Doymuşlar yellerle, yıldızla, yalazla

Var olmanın yeğnikliği alna çizilmiş
Kötü ruhlar uyusun türlü boyalar içre
Ve ta masallara uzanır
Dudakların kızıl süsleri

Ağaç, davulların seslerinden
Asu, Asu
Yeşiller, allar, sarılar
Asu, Asu

Halay çeker korku
Uzak kuşakların acısına karışık
Yontulmuş taşlarda susar
Güçsüz yumuşaklığı etin

Büyünün kara kanını üfler boynuzlara
Toprakta kök
Açık bir esrikliktir apaçık bir uykudan
Ve avın kurtuluşu işte

Kişinin gücü Tanrının büyüklüğüne
Asu, Asu
Yankılanır dağdan dağa, insandan insana
Asu, Asu

Devrilmiş gözleri ak
Patlamış ürküden göğsü
Bütün oba ateş, bütün oba ölüm,
Bütün oba çırılçıplak

Açığı, uykusuzluğu, sayrılığı tükenmez ama
Düşer elleri
Yaşaması parlamaz ama
Ölüsü parlar

Aydınlık yitiverir yeryüzü yalnızlığından
Asu, Asu
Seni senin karanlığın sever ancak
Asu Asu


Fazıl Hüsnü Dağlarca











Çok çok eski, dünya tarihi kadar eski ve acılı, çok ağır bir  hikayenin şiiri bu. Fazıl Hüsnü Dağlarca nasıl bulmuş bilmiş, bilemem ama burada, hüznü konusuna yaraşır bir şiir olmuş.


(Güzel ve akıllı bir melek iken düşen şeytanın ve ırkının öyküsü)

Sadece Rona Hermann’ın yazılarında ve Edgar  Cayce’nin bazı okumalarında geçen konular var. Her nedense yazılmıyor ve anlatılmıyor, belki henüz zamanı da gelmemiş olabilir. Eğer öyleyse, burada okuduklarınızı da yadsıyacak, veya anlayıp kabul etseniz bile kısa bir süre sonra aklınızdan çıkacaktır. Her neyse, böyle bir gerçeklik düzlemi de var ve paylaşmak istedim.

Anu, Anunnaki’lerin atası. Son yıllarda çok popüler bir konu oldu Anunnaki’ler, Atlantis, Nuh tufanı ve özellikle de Sümerler. Artık genel kültürde belli bir düzeyi aşan herkes, “tarih Sümer’de başlar” fikrini benimsemiş durumda.

Ama olayın bir evveli de var.

Dünya yaratıldığında  (4.5 milyar yıl önce), üzerinde yaşayacak bitki, hayvan krallıkları ve insan ırkı ile birlikte yaratılmış. Önce form ve enerji olarak, sonra gezegen şekillendikçe, üzerinde yaşayan canlılar da belirmeye başlamış. Bu konuyla ilgili vizyonlar, cennet boyutlarından daha huzurlu, canlı, içinde bol neşe var. Tanrı cüzleri olarak, her bir parça, kendi kendisine karar veriyor ne olmak istediğine, yaratılan türler arasında da hiçbir hiyerarşik düzen yok, yani insan olmak, bitki olmaktan daha değerli bir şey değil. Ve, bol miktarda ışık var. Çok güzel. Deneyimliyoruz, bitki türlerini, taşları ve bedenli canlıları. Zaman geniş zaman, gelecek formlar da var ve acı, hüzün, yalnızlık, mutsuzluk yok. Form alırken ruhsal bütünlük içinde, her bir parça kendisi karar veriyor ne olmak istediğine, kendisi ve diğerleri için ne yapabileceğine ve ona göre form ve ruhsal özellik geliştiriliyor.  Cayce, bu dönemde bedenlenen bazı eski ruhların, bedenlenme öğretmenliği yaptıklarını anlatır. Bedenlenirken, mesela, madde bedende yarı bitki-yarı hayvan olarak kalanlara yardım edebilmek için.  Yavaş yavaş insan formları da oluşur, sabitlenir, ufak topluluklar kurulur. Ancak tabi, hala ruhsal boyuttan kopuk değiller, ruh boyutunu da görüyor, biliyor ve anlıyorlar. Bu topluluklar ilk olarak Anakıta Mu üzerinde kurulmuştur.

((  Pek çok varlığın “Yaratıcı Tanrı” sıfatıyla insanlık tarihinde yer alığını biliyoruz. Ancak yukarıda anlatılan yaratılım, kabul edebildiğimiz, inandığımız  Tanrısal boyutun yapabileceği bir yaratılım.   Ama sonradan, hele hele de düşüşten sonra, pek çok astral varlık,  gen teknikleriyle (varolan dişi ve erkek iki canlıdan alarak oluşturulan zigot üzerine uyguladıkları gen teknikleriyle) ve dengeyi, bütünlüğü gözetmeksizin,   ırklar yaratmışlardır. Dış görünüş gibi, ruhsal özellikleri de bu gen manipülasyonları ile ayarlamak mümkün. Biraz baktığımızda, Aztek’lerin Tanrısı Quetzalcoatl, Zeus Baba, Krishna, Holy Father veya God,  veya Japon Tanrıları Amaterasu ve İzanagi,  vb onlarca varlığın “insanları yarattığını” duyarız. Ama, başta anlatıldığı gibi gerçek Tanrısal bir yaratılım, bu boyutlarda çok uzun zamandır olmadı.  ))

Aslında bir Tanrı karmaşası da var tabi. Hepsi de insanları kendisinin yarattığını iddia ettiğinden, bir diğerini kabul etmek istemez. Veya, dua ederken, “beni yaratan” demekle “ey yıldırımların efendisi Teshub” demek arasında pek de fark olmayabiliyor. Zaten artık yaratılım, kendi kendine devam ettiğinden, seçilen genlerin bazı astral varlıklar tarafından kopyalanması veya formatlanmasıyla süregidiyor ve benim açımdan,  hormonlu domates yetiştirmekten farksız. Aktarılan özellik deneyimlenmeden,  özümsenmeden ve otomatik olarak aktarıldığından, tamamen robotik ve bizleri sanallaştırıyor. Bence insan haklarına bile aykırı.

(Kur'an da birkaç yerde geçen çok ilginç bir ayet vardır "O, yaratmaktan dahi münezzehtir" )


Neyse.
  
Dünyanın ve insanların henüz oluştuğu bu dönemde  güç odaklı olan, bu yüzden de erkek formunu kabul edip dişiliği anlayamayan ve küçümseyen uzaylı bir ırk gelir gezegene. Anunnakiler. Önce Mu Kıtasına yerleşirler, sonra da Atlantis'e, ve bizlere kadar uzanan medeniyetleri kurarlar. Anunnakiler ve ruhsal savaş ile ilgili çok fazla bilgi yok, benim kullandığım yazı da, sadece 1939 senesinde, Nazilerin Antarktika’da yaptıkları bir araştırma gezisinde bulunan ILAT.LITUM (Genesis – Yaratılış) tabletlerinin, yine Nazi döneminde  Tibet rahipleri tarafından yapılan bir Almanca çevirisi  (bir Thule Ges. üyesi tarafından paylaşılmış).  Burada  Mu ile rekabet edecek olan ırkın yaratılışı ve gezegenimize nasıl yerleştirildiği anlatılıyor (Anunnakiler ve Reptoidlerin Yaratılışı başlıklı blog yazısı).

Zaman içersinde, Mu ve Atlantis arasında önce kardeşlik, sonra rekabet sonra da savaş oluştuğu için, Mu kıtasının batırılışı hem bir kayıp, hem de bu ırkın yaratıcılarının manevi olarak çöküşü anlamına geliyor. Yani, parlak bir melek iken  düşerek "şeytanlaşan" varlık, aslında bizlerin bilinen dinlerinden önce de vardı ve Mu kıtasının çöküşü ile kendisi de alçalarak düşük boyutlarda var olmaya başlamıştı.     

Hiç yorum yok: