18 Aralık 2011 Pazar

Mu Kıtası (Gelişimi ve Batırılışı)






Lemuria, veya Mu kıtası, dünya üzerinde ilk yaşam formlarının göründüğü yer. Gerçek yaratılımın vücut bulduğu, ruhsal boyuttan henüz kopmamış ve henüz her şeyin saf ve temiz olduğu ilk kıta, insanlığın anavatanı. Bildiğimiz ve uyguladığımız bilgilerin hemen hepsi aslında oradan kaynaklanır ve  ulaşabildiğimiz tarih bilgisiyle söylediğimiz “tarih Sümer’de başlar”ın ötesinde,  denilmeli ki “her şeyin başlangıcı Mu kıtasındadır”.


Ancak, insan formu yaratıldıktan ve ilk medeniyetler kurulmaya  başladıktan bir süre sonra (ki maalesef, bu konuyla ilgili hiçbir kayıt yok veya R. Hermann’ın kanal bilgileri benzeri bilgiler hariç resmi sayılabilecek somut belgeleri ben bulamadım)  kendi gezegenlerini tükettikleri söylenen bir ırk iner yeryüzüne : Anunnakiler.  Bu konuyu ayrı bir bölümde yazacağım, onların yarattıkları insan formlarının “gerçek insan formu” değil,  hücresel klonlama ve gen teknikleriyle yaratıldıkları da, zaten İngilizce aslından çevrilen yazının içeriğinde de vardır (Reptoidlerin Yaratılışı).



Ama aslında onlar da ilk başta iki gruptu : Reptil genleri taşıyanlar ile Afrika'da altın madenlerinde çalıştırılmak üzere yaratılan insanların çapraz klonlamasıyla elde edilen ırk, Lemurya  halkını oluşturmuştur.   Mu yerleşiminden 35.000 yıl sonra Atlantis medeniyeti kurulmaya başlar, ayrı bir kıtada.  Mu kıtası en az 50.000 yıl önce kurulmuştu ama aslında bu yabancı ırkın gelişiyle birlikte,   henüz çok saf ve temiz, ancak aynı zamanda da genç ve deneyimsiz bir ırk olan gerçek insanlar üzerinde hakimiyet kurarak kendi medeniyetlerini geliştirdiler.  Bu konuyu bilenlerden bazıları, bunu 75 yaşlarındaki yaşlı bir erkeğin, 14 yaşındaki bir genç kıza tecavüzüne benzetirler çünkü bu geliş sadece bir ırka değil, o ırkın teknik donanımı çok gelişmiş, kendilerini Tanrı olarak adlandıran yönetici varlıklarına da aitti.


“Başlangıçta yeryüzünde Nefilimler vardı. Onlar, insan kızlarının güzel ve akıllı olduklarını gördüler ve kendilerine onlardan eşler edindiler”  diye geçiyor, Tevrat / Eski Ahit’in Genesis (yaratılış) bölümünde. Babil mitolojisinin kitabı Enuma Eliş’te daha detaylı anlatılmış.



Yani, onlar geldiklerinde, yeryüzünde yaşayan insanlar vardı. Başka bir bölümde tekrar yazılacak, kendi galaksisindeki savaşta yenilen hükümdar Alulu, dünya gezegenine inmiştir ve onun ırkından olanlar –insan-  kadınlarla evlenmek istemişlerdir. Aslında diğerleri karşı çıkarlar buna, fiziksel olarak da yapıları uygun değildir. Sonradan hamile kalan kadınlardan çoğu doğum esnasında ölmüştür de, çünkü Nefilimler (Titanlar, devler) insan ırkından çok daha iriydiler.


(Ara bilgi : Şu anda yeryüzünde olan insanlarda, açıklaması her ne kadar zor olsa da söylenmesi gerekli, ana hatlarıyla üç ırk özelliği hakim: Sürüngen, yılan ve maymun. Sonuncusu, Mu ve Atlantis’in batışından sonra, yeniden insan üretmek için maymunlardan gen teknikleri kullanarak üretilen Homo Sapiens’in temelini oluşturduğu için)



Mısırlı rahip – tarihçi Manetho papirüslerinden birisine şöyle yazmıştır : “Atlantisli bilgelerin hükümranlığı 13.900 yıl sürdü”. Atlantis 11.500 yıl önce batmıştır.  Şimdi 11.500’e 13.900’ü ekleyecek olursak, Atlantis’in 25.000 yıl önce krallar tarafından idare edildiğini buluruz. İlk Atlantis Kralı hükümranlığına 25.400 yıl önce başlamıştı, ilk Mayax kralı ise 34.000 yıl önce. İkisi arasında yaklaşık 8.500 yıl vardır. İlk Mu imparatorluğu ile ilk Mayax hükümdarı arasında da aynı uzunlukta bir zaman dilimi olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, Mu’nun  enaz 50.000 yıl önce büyük bir uygarlığın zirvesinde olduğunu görürüz.

Alulu ırkı Lemuria'ya, insanlığın ilk varolduğu Anakıta'ya yerleşir, orada mevcut olan ırkla birleşir ve kurulan medeniyeti çok üst seviyelere getirir.


Mu medeniyeti ile ilgilenenler, arkeolojik ve tarihsel bilgilerle donatılmış "Kayıp Kıta Mu" ve "Kayıp Kıta Mu'nun Çocukları" kitaplarını okuyabilirler, yazarı James Churchward.  Bu konuyla ilgili araştırma yapan ve yaptıran ikinci şahıs, bizim sevgili Atatürk'ümüz,  çok ilginç ve önemli bir konu bu. Ayrıca, bir ara yazacağım, Uygur Türkleri, Mu Kıtasından geri kalan en sağlam şey, Churchward son derecede bilimsel açıklamalarla ülke göçlerinin Orta Asya'dan ve Uygur Türkleri tarafından yapıldığını belgeliyor. Yani, Türklerin bütün ırkların atası olduğu bilgisi doğrulanmış oluyor.



Elimizdeki yazıt ve belgelerden (Lhasa belgesi, Grek kayıtları, Paskalya Adası Tableti ve Troano el yazması) anlaşıldığı kadarıyla,  burası, geniş düzlükleri olan güzel, tropik bir ülkeydi. Vadi ve ovalar ekili tarlalar ve otlaklarla doluydu. Bu yeryüzü cennetinde yüksek dağlar veya sıradağlar yoktu, ufuk çizgisi yumuşak hatlarla uzayıp giderdi ve dağlar, henüz yeraltından yukarılara çıkmaya zorlanmamıştı.



64.000.000 kişinin saltanatını sürdüğü bu büyük kıtada hayat, neşe, mutluluk içinde geçiyordu ve orası, üzerindekilere her türlü refahı sunan bir yuvaydı. Bu insanlar birbirinden ayrı, fakat tek bir hükümet altında toplanan on kabileden oluşuyordu. Çok nesiller önce insanlar bir kral seçmişler ve isminin başına Ra ekini getirmişlerdi. Böylece o, “Ra Mu” adı altında dini lider ve imparator olmuştu, imparatorluk da, güneş imparatorluğu adını almıştı. Hepsinin dini aynıydı, semboller vasıtasıyla Yaradan’a ibadet etmek ve hepsi de ruhun ölümsüzlüğüne ve eninde sonunda geldiği ulu kaynağa geri döndüğüne inanıyordu.



Mu’da baskın olan beyaz derili bir ırktı. Bunlar duru beyaz veya buğday tenleri, yumuşak bakışları, koyu renkli iri gözleri ve düz, siyah saçlarıyla son derece güzel insanlardı. Bunun dışında sarı, kahve ve siyah derili başka ırklara mensup insanlar da vardı. Ancak onlar yönetim kadrolarında yer almazlardı. Mu halkı içersinde, gemileriyle “doğudaki okyanuslardan, batıdakilere ve kuzeyden güneydeki denizlere” açılan büyük denizciler vardı. Ayrıca mimarlık, büyük taş mabetler ve saraylar yapmada çok ilerlemişlerdi ve anıt olarak dikilen yekpare taş blokları işlemede ustaydılar (Troano Belgesi, Hintli tarihçi Valmiki'nin yazıları  ve diğer kayıtlar).






Mu – Güneş İmparatorluğu



Güneş İmparatorluğunun hangi tarihte başladığı belirsizdir (geriye kalan Paskalya Adası, Cook ve Caroline Adalar Toplulukları, Tonga – Tabu, Gilbert ve Marshall Adalar toplulukları vb küçük kara parçacıkları hariç,  Mu kıtası tamamen yok olduğundan, tahmini 50.000 sene önce uygarlıklarının dorukta olduğu tahmin ediliyor) ancak Mu egemenliğinin, kurdukları kolonilerin dünya üzerindeki izleri ve krallıkları 35.000 yıl öncesine kadar takip edilebilir. Şurası bellidir ki Anavatan’ın değişik kolonileri büyüdükçe ve kendi kendilerini yönetecek duruma geldikçe, kendi başlarına birer imparatorluk veya krallığa dönüşmüşlerdi, ancak Anavatan’ın denetimi altındaydılar ve böylece tüm dünya tek bir merkezin denetimi altında büyük bir aile gibiydi.



Bir koloni,  krallığa veya imparatorluğa adım attığı zaman, ilk kral Anavatandaki kraliyet ailesinin bir üyesi veya olasılıkla bazı vakalarda, atanmış bir kişi oluyordu. Bu onun göksel düzenin oğlu olduğuna işaret etme manasını gütmüyordu, yalnızca Güneş İmparatorluğu’nun, Güneş Hanedanı’nın Oğlu veya Güneş İmparatorluğu’nun Oğlu anlamındaydı. Yeni kralın amblemi yine güneşti, fakat anavatanın tebası veya bir parçası olduğunu göstermek için ışık saçan, ancak yarıya kadar ufkun üzerinde yükselmiş bir yarım yuvarlakla temsil ediliyordu.



Eski çağlarda yaşamış Hindu tarihçisi Valmiki,  Mayaların Hindistan’daki faaliyetlerinden söz ederken “güneş ufkun üzerinde yükselmeden önce” ifadesini kullanır, ki buradan Hindu kolonisi bir imparatorluğa dönüşmeden önce manasını kastettiğini anlıyoruz. Yükselen güneş, bugün de dünyadaki çeşitli ulusların amblemidir ve Japonya, İran ve Orta Amerika Cumhuriyetlerini bunların arasında sayabiliriz.



Yükselen güneşle batan güneş arasındaki farkı belirtmek için eskiler, yükselen güneşi ışık saçar durumda, batan güneşi de yalnızca bir disk veya ışıksız bir küre olarak resmetmeye alışlıktılar.



Güneş İmparatorluğu nihai sona ulaştıktan sonra, Anavatanla bağlantılı olarak konu edildiği her seferinde, güneş daima batan güneş şeklinde çizilmiştir.



(Mu kıtasından imparatorluk zamanında göç ederek kurulan sömürge devletleri ve batış sonrasında dünya üzerinde kalan izleri sonra yazılacak)

Kıta çökmeden ve savaş başlamadan önce geleceği öngörüp kaçanlar da olmuş. Bazıları Mu'dan kaçanların Shambala'yı, Atlantis'den kaçanların da Agartha'yı kurduklarını, böylece zıtlığın bu alanlarda da oluşturulduğuna inanıyor. 




Bu konularla ilgili bilgiler genelde sadece Atlantis’e ve Sümer medeniyetlerine yönelik.  Anunnaki’ler ile ilgili çok fazla ve çok çeşitli bilgiler de var, Aldebaran’dan geldikleri, soy secereleri, hatta Anu ve Alalu arasındaki baştan beri devam eden tartışmalı – gergin ilişki bile biliniyor. Ancak,  karanlık kutupların nasıl ortaya çıkarıldıklarına dair bilgi verilmiyor, sanki onlar hep varmış gibi veya sonradan yaratılmışlar gibi.



Ayrıca, incelenmesi ve düşünülmesi gereken konular da var, mesela bazı kaynaklar Adem oğulları Habil ve Kabil’in, ta o zamanlara  dayandırılarak, Anu ve Alulu oğulları Enki ve Enlil olduklarını söylüyor. Düşünmek ve daha fazla araştırmak gerek.



Benim burada asıl yazmak istediğim konu ise, savaşın ruhsal sonucu.  Aylardır yazmayı ertelediğim ve bir türlü yazamadığım ama her şeyin önünde, çok önemli bir konu bu. Ağır, çok ağır. Kaynak,  zaten çok az. Elimden geldiğince toparlamaya çalışacağım, eksikler mutlaka olacaktır. Bu arada, şayet varsa, bu konuyla ilgili bilgisi olanların yorumlarını ve yazılarını da bekliyorum.



Mu kıtası, uygarlığının doruğunda, 50.000 senelik bir medeniyet iken bir gecede batırılmıştır.

Sebep : İki ırk arasındaki güç savaşı ve Mu kıtasındaki kısmi dejenerasyon (ALULU – Lulu ırkından olanların insan ırkı ile birleşmeleri neticesinde ortaya çıkan ırk da anlaşıldığı kadarıyla pek matah bir ırk olmamış, her kıyamet öncesinde olduğu gibi (her nedense) aşırı bir maddiyatçılık ve cinsel hedonizm sapmaları oluşmuş. Ancak yine de, ruhsal boyutu da göz önünde bulundurarak bir güç savaşı olduğunu kabul etmek gerekir, zaten olay sadece dünya gezegeni ile sınırlı kalmamış, bugün Dark veya White Brotherhood  olarak bilinen onlarca güneş sistemini de etkileyerek çok geniş çaplı bir olaya dönüşmüş.



Lazer benzeri silahlar kullanılmış. Kıtayı temellerinden yıkıp, magmanın içine gömmüşler, ancak ruhsal savaş esnasında (ki bu iki konu burada kesinlikle birbirinden ayrılmamalı, yani fiziksel savaş ve ruhsal savaş) kaybeden tarafın ruhsal varlıklarına da saldırılmış. Ruhsal tecavüzün ne olduğunu anlatmak kolay değildir ama bu, tipik bir örnek bu konuya : Ruhsal bedenleriyle, diğer bir ruha saldırarak, kendi ruhsal enerjilerini akıtırlar ve bu yöntemle bilinçleri ele geçirilir, artık onlara istedikleri her şeyi düşündürtme, söyletme veya yaptırma şansları olmuştur. Bu yöntemle,  Tanrıların, yarı tanrıların, ve hatta meleklerin  ruhlarına öfke, kin, nefret, korku, öldürme isteği, saldırganlık ve bunlara benzer bin türlü çirkin ve hayvani duygu doldurulmuş, dolayısıyla düşük boyutlara indirgenmişler ve Tanrısal enerjiyi bir daha asla alamayacak şekilde çarpıtılmışlar. Çarpık ruh yapısı, hiçbir enerjiyi düzgün algılayamaz, hiçbir düzgün veya sağlıklı düşünce üretemez. Bu nedir biliyor musunuz?  Günümüzde şeytani olarak adlandırdığımız her türlü karanlık gücün ortaya çıkışı…



Olası Sorular  : Kendilerine Aydınlık Taraf diyen bu güçler, madem ki gerçekten aydınlık idiler, bu çirkin ve korkunç hisleri nereden biliyorlardı?



Böyle şeyleri yapabilen herhangi bir güç gerçekten aydınlık olabilir mi?



İki saldırgan ve hırslı ırkın hatalarının semeresini neden biz insanlar taşımak zorunda olalım?



Bunlara benzer bir sürü soru daha sorulabilir.  Ama sonuç maalesef değişmiyor, o tarihten itibaren (aslında belki de bu iki ırk dünya gezegenine geldiklerinden beri) ve ERA'nın tabiriyle, 12 kere 12 burç geçmedikçe tekrar 12. boyut Merkezi Güneş’inden faydalanmamız mümkün olmayacak. Bunlardan bize ne diyenler de bilmelidir ki, bütün insanlık vücudu hem bu karanlıktan, hem de sözüm ona bu aydınlık olmayan aydınlıktan muzdariptir,  yansımaları dünyanın her yerinde bulabiliriz. Bizlere ruhsal boyutların tamamen saf, yüce ve güvenilir olduğu öğretilir, karanlık taraflara yönelmediğimiz müddetçe. Hatalı, suçlu ve kötü olan, her zaman, ortada olan insandır, her türlü kabahat ona yüklenir. Ben bunun pek de öyle olmadığını gözlemledim, astral boyutlarda aydınlık taraf adı altında bin türlü karanlık da gizli ama net olarak bilinmediği için genel bir güven hissiyle karşılıyoruz onları.



Peki bunların bizim inandığımız gerçek Tanrı ile bağlantısı ne olabilir? 12 evren sonra belki, ama o zamana kadar da tüm bu karanlıklar korkarım yaşanacak.  Ya da, başka bir kıyamet planı  düzleminde olduğu gibi, sadece gerçek doğruların var olabileceği bir manyetik alan hazırlanacak. Söylenmiyor henüz, bazı şeyler söyleyenlerin de gerçeği bildiğine inanmak zor.



Ancak, savaş devam ediyor. Hep vardı, Mu kıtasından beri, hiç kesintisiz. Dünyanın herhangi bir yerinde, iki veya daha fazla ülke arasında, partiler arasında, aileler arasında, kadınlarla erkekler arasında ve hatta çocuklarla çocuklar arasında. Hiç dinmedi. Mevlana, “Attığınız her adımın bir Musa’sı, bir de Firavun’u vardır” der, savaş bizim içimizde de devam ediyor. Her düşüncemizde, her duygumuzda bir zıtlık oluşur, içinde yaşadığımız manyetik alan böyle kurulmuştur çünkü.



21.12.2012 = Galaksinin merkezi, güneşin merkeziyle çakışır.

                       3.26 derece 10 derece 1000 =  32.600 ışık yılı





Dilerim bu tarih savaşmaya doymayan bu iki ırkın sonu olur.

Dilerim insanlık kölelikten kurtulur.

Dilerim hak ettiğimiz Tanrı’ya kavuşuruz.

Dilerim  bu korkunç  “1984”  senesi  son bulur.





4 yorum:

suayip1970 dedi ki...

slm, cok ilginc ve bir o kadar da bilgim olmayan enteresan konular. Son zamanlarda daha da dikkatimi cekmistir. kayip mu kitasi. Ataturk un arastirmasi ve meraki da manidar dir. acaba kur andaki zulkarneyn de bu kita ile ilgili midir? kim bilir. yaziniz icin tesekkurler.

süleyman efiloğlu dedi ki...

SLM BELKİDE ÖYLEDİR AMA HZ ADEMİN YANİ BÜTÜN KARMAŞIK OLAYLARIN YARATILIŞ VE KIYAMET GİBİ BİLİMSEL YÖNDEN İSPATLANMASI ZOR ŞEYLER AMA BAKILDIĞINDA ÇİNDE SAKLANAN TÜRK PİRAMİTLERİ VAR VE SAKLANAN BİLGİ VE TABLETLER SAKLANMASININ VE İNSANLIĞI AYDINLATMAMALARININ NEDENİ YAZARIMIZINDA YAZDIĞI GİBİ TÜRLERİN İNSANLIĞIN ATASI OLDU

Ali ,Kuran dedi ki...

bende Atamızdan dolayı mu kıtasını kısıtlıda olsa araştırmaya çalıştım.İlginçtir ki bu araştırma sırasında sorgulamayı aklımdan geçirmediğim bir çok gizemli bilgilerde yolumun üzerine çoktı.ilgilene arkadaşlarla fikir alış verişi yapabilirim

Adsız dedi ki...

Çok güzel bir yazı ama insanlık maymundan falan türemedi.Böyle bir şeyi iddia eden dinden çıkar