16 Mayıs 2011 Pazartesi

ÇAKRALAR VE RUHSAL BEDENLERİMİZ (Ruhsal/Anatomik Açılardan)

  


Bu konuyla ilgili pek çok kaynak var, artık hepimiz çakra kelimesinin Sanskritçe tekerlek anlamına geldiğini, döndüklerini vs. biliyoruz.  Burada, ruhsal bedenin ötesinde (aura, katmanları, çakralar ve bunların simya karşılıklarının dışında,  "can bedeni" ile ilgili açıklamalar da bulacaksınız.                              

Çakra bildiğimiz gibi, enerjilerden meydana gelen  bir organ ve enerji beden ile madde beden arasında bağlantıyı sağlıyor. Ruh, madde bedene girmeden önce içinde çakra yok, ancak bedene girince (bebek vücudu) yeniden çakra üretmeye başlıyor.  Bu arada ruh beden, geldiği boyutla bağlantısını muhafaza ederek, kendi ruhsal  özelliklerini fiziksel bedenin genlerine işler (Reenkarnasyon yolu). Ancak günümüzde pek çok insan döllenme anında oluşan can enerjisi ile var olmaya başlayabiliyor, bu tür durumlarda da ruhsal enerji zaman içerisinde, ancak yine de çakra geliştirerek tamamlanıyor.

     

Bir insan öldüğünde, ruh bedeni fiziksel beden ile bağlantısını koparırken ilk önce çakralar dağılır, aura yayılır, genişler ve beden ile bağlarını çözer, sonra ruh bedenin içindeki can beden, hücrelerden ayrışarak liyakat gösterdiği boyuta yönelir.


Reenkarnasyon yolu ile bedene girme, şu aşamalarda gerçekleşebilir:

  1. Doğumdan kısa bir süre önce,
  2. Doğum esnasında,
  3. Doğumdan kısa bir süre sonra.

Ancak ruh, döllenme esnasında, zigot ile olan bağlantısını kurar ve o andan itibaren, gelişen bebek vücudu ile bağlantıdadır.  
                                                

Çakralar, ruhun boyutlarla (evren) olan bağlantısını da sağlarlar. “Chi” formunda, yani ham enerji olarak aldığımız ruhsal enerji düşünce ve duygulara dönüşünce, auranın katmanlarında biçimlenerek kişilik yapısını oluşturur. Bu yüzden her insanın kendine özgü bir ruh bedeni (aura) ve can bedeni vardır. Can bedenin içinde de varlık özü (eskilerin "töz" dedikleri) vardır. Doğal olarak, bu varlık katmanlarının her biri sırasıyla :

  1. Ruhsal boyut
  2. Öz ruh boyutu
  3. Kendi ulaştığımız boyut (can beden)
  4. Öz varlık boyutu ile

düşünsel ve duyusal yönlerden bağlıdır  (yani aslında, kendi gerçek evimiz ile aramızda bir ayrılık yoktur). Öz boyutu : Varlığın ennnnn en noktası, iddialaşmalar dahi var : Ankaralılar : Öz Ankaralılar / Kahveciler : Öz Kahveciler / Salçacılar : Öz Salçacılar / VIP Turizm : Öz Vip Turizm (ki gerçekten var)
Arkasındaki mantık, öze inildikçe hem güç, hem doğruluk bakımından önde olunacağı.
Ruhsal sembolik açısından bakınca, böyle görünüyor.

                                          
Şifacıların ağırlıklı olarak çalıştıkları aura’ya, aslında ruh diyoruz. Burada, auranın çeşitli katmanlarından (her  yedi katman için, her bir yedi boyut) aldığımız duygu ve düşünceler ve yaptığımız eylemler; tıpkı bir çekirdeğin kabuğunun, içindeki tohumu beslemesi ve koruması gibi, can bedenini sarmıştır. Gerçi bizlere bugüne kadar, sadece bu noktaya kadar bilgi aktarılmıştı, tüm şifa ve kanal enerjileri de sadece ruh bedeni ve çakralar üzerineydi. Ama görülüyor ki, ötenin hep bir ötesi var.


Can bedeniyle ilgili bir bilgiye hiçbir yerde rastlamadım. Ama gündelik kullanımda bol bol geçiyor aslında : Can damarı, can kulağı, can evinden vurulmuşa dönmek, can'ım, can can can.... (küfür olarak da : Canın cehenneme vs.)  Biz şifacılar bu konuda biraz eksik kaldık ama asıl mesuliyet, bizlere bu bilgileri verenlerde. Yani, vermeyenlerde. Çünkü asıl hedef, bu can bedeni oluşturmakmış.


Neyse, ruh dediğimiz auranın içinde bulunan  can bedenin içinde de,  öz çekirdeği var. (Core / çekirdek / komik olacak ama, Özcan !!! ) Varlık enerjisini  bu boyuta kadar geçirebilen her insan, artık kendi boyutunun Tanrısal boyutunda var olmaya başlıyor ve yaydığı ışınım, haylice yüksek. Ama farklı Tanrısal boyutların olduğunu da unutmayalım.


((( Çok çok arınmış ve doğru kanal altında bulunabildiğim azıcık bir kaç seansta bu alanda çalışma imkanı buldum. Can bedene direk giriş noktaları var (en kolayı göbek deliği) ve aktardığım enerji sadece birkaç dakikada hem üzerinde çalıştığım hastalığı, hem de çalışmadığım birkaç sorunu daha giderdi. İsterdim ki hep böyle çalışabileyim ama şartlar uygun değil.)))

Ancak, bu noktaya gelinceye dek insan ruhu, bin türlü aydınlık ve karanlık boyutlardan gelen enerjilere maruz kalıyor ve bu enerjilerden duygu –düşünce-davranış olarak elde edilen ruhsal deneyimler,  can bedenini meydana getirir.

Bu anlamda ruh bedeni bir tür kabuk olarak düşünebiliriz. Güzel, bilinçli, çalışkan, iyi kalpli bir insan, güzel enerjilerden oluşan bir can beden oluşturuyor.  Yine hırs, riya, hırsızlık, şiddet eğilimi, kara cehalet veya kötülük içeren eylemlerden oluşan can bedenleri, doğal olarak iblis formları alıp ölümden sonra da o boyutlara gider (aslında, ölüm gerçekleşmeden de o boyutlarda yaşamaya başlamıştır). Bu konuyla ilgili net bilgiler olmasa da, ruhsal bedende semboller olduğunu biliyoruz. Bu semboller, tıpkı insan bedenindeki uzuvlar gibi, göz, ağız, kulak, eller, ayaklar vb. sıralanabilir, ancak estetik açıdan da gerçek ruh güzelliğiyle eşit olurlar. Yani: insan veya melek formlarında (aydınlık uzuvlar, düzgün bir ağız –hiç yalan söylememiş ve haram yememiş bir ağız- parlak, canlı gözler –şehvet,  hırs, nefret vb. duyguları hiç yansıtmamış gözler). Doğal olarak,  saldırgan, türlü kötülükle şiddet uygulayan bir insanda da iblis pençeleri, tüylü ve siyah bir beden, kuyruk, boynuz vb. görüntüler de oluşacaktır.

İçgüdülerini kontrol edemeyen, tamamen nefsi ihtiyaçlarını takip ederek yaşayan bir insanın can bedeni de doğal olarak hayvan formlarına benzeyebilir, bunlar çeşitli şekillerde olabilir. Mesela, şehvetin sembolü maymun, oburluğun domuz veya saldırganlığın da köpek. (hayvan boyutunun negatif yanı, çünkü hayvanlardaki bazı bilgelikler, biz insanlarda henüz ortaya bile çıkmamış da olabiliyor)


İlahi yargının eserleri de aslında bu bedende ortaya çıkar : Kafirler (İnkar edenler anlamında) için kullanılır : Biz onların ayaklarına ve boğazlarına prangalar koyduk, Biz onların gözlerini ve kalplerini mühürledik, Biz onların kalplerine ve kulaklarına ağırlıklar koyduk…. gibi ayetler gerçekten de vardır.  Ayak çakraları -topraklanma noktaları- tıkalı bir insan, mutsuz olmaya mahkumdur (prangalar),  ellerdekiler de özgür irademizi kilitler. Gözler mühürlenince, güzel ve mutlu eden şeyleri göremeyiz, aynı şey kulaklar için de geçerli. Ama en kötüsü kalp (ne sevebilir, ne sevilebilir o zaman insan)  ve akıl (en değerli şeyimiz bilincimiz oysa ki) üzerindeki mühürler. Mühürden kasıt da, koyu, ağır bir enerji, aslında yoğun bir sevgi veya temiz bir sevinç hissedilince hepsi de erir gider. Ama zor. 


Ayetlerden öte, ruhsal sisteme uygun gelmeyen (ama aslında gerçek kötülük işleyenler, yaptıkları kötülüklerin izlerini bedenlerinde taşıdıklarından)  insanlara uygulanan cezalar  bunlar.  Ama hangi sistem, neyi neye göre nasıl cezalandırır, hangi sistem hangi boyutun hangi enerjisi altında evliyalar misali parlak ve aydınlık durur da gerçek ışık verildiğinde astral bedeni ayıplarla dolu bir iblis bedenine dönüşür? Biraz da kırgınım bu konuda; pek çok insan, din boyutunun limitinin üstünde artık ve önderleri veya kendi doğruları eleştirildiğinde -ki bazı konularda eleştirmemek mümkün değil) bazı ruhsal boyutlarda doğrudan bu tür cezalar uygulanabiliyor.  Maalesef.  


Ama, kötülüğe, öfkeye ve nefrete her şartlar altında direnebilmiş bir can bedenin alacağı ödüller de var  -yeşil ipekten giysiler : kitaplarda adı geçen bir örnek yalnızca.  Sağlam ve şaşmaz doğrulukta bir zeka, içine nefretin sızamayacağı bir kalp gibi... Güzel, sağlıklı bir sağduyu, bedelsiz bir hazinedir mesela, çok iyi bildiğim bir konu olmadığı için fazla örnek veremiyorum. Ama biliyorum ki, hepimiz su içiyoruz, hepimizin içtiği su bile bu ruhsal enerji meselesi yüzünden aynı olamıyor, aynı havayı soluyoruz, aynı oksijen, hepimizin vücudunda farklı etki ediyor. 
                                      


Masaru Emoto çok güzel bir kitap yazmış bu konuda, kesinlikle tavsiye ederim. Ayrıca, bilimsel araştırmalardan da biliyoruz ki, suyun kristal formunun elektron mikroskobuyla resmini çekmek mümkün değil, çünkü su, suyu tutan kişinin enerjisine göre şekil değiştiriyor. 

Bunların dışında,  insan bedeninin, madde enerjisini ruhsal enerjiye çeviren bir tür dinamo olduğunu söylemek istiyorum, yenilen – içilen herşey, insan ruhu vasıtasıyla ruhsal enerjiye çevriliyor. İnanılan, yürekten gelen sevgi ve inançla yapılan ibadetler de, yöneltilen alanları besleyip geliştirdiğinden,  insan, aslında beslenirken besleyen bir varlıktır  demek gerek. (Bu konu üzerinde düşünmenizi özellikle rica ederim)

Ama, vücuda giren madde enerjisinin hangi yollarla elde edildiğini gözönünde bulundurmak da şart. Her ne kadar sağlıklı kalmak için düzgün, temiz ve besleyici şeyler yemeye gayret göstersek bile, çalınmış veya başkalarının hakkından elde edilen para (haram) vasıtasıyla elde edilen gıdaların enerjileri de bu can bedeni çürütüyor. Ne kadar sık söylense bile, yine de yeterince dikkate alınamayacak bir konu. Mesela çalarak kendi çocuklarını en kaliteli yiyeceklerle besleyen bir baba, aslında çocuklarının can bedenini çürütmektedir. Can bedenin çürümesi ise o varlığı ya çok düşük boyutlara indirir, ya da can bedeni aşırı derece çürümüşse o insanın var olma şansı ortadan kalkar.

İnsan bedeni aslında Tanrı’ya ayna tutan bir vasıta. Tanrı’ya has ruhsal özellikler olan görme, işitme, hissetme, düşünme vb melekeler, insan vücudunda kulak, göz, beyin, kalp vb maddi organlarla form buluyor. Ayrıca, sadece sembolik olarak kullandığımız kavramlar da var : Vicdan-sız, kalp-siz, akıl-sız, şeref-siz, ar-sız (ar: utanma duygusu), cesaret-siz vb. ve gerçekten de, bunlar ruhsal melekelerdir ve ruhtaki ve can bedenindeki organları oluştururlar. (Can bedenin içindeki organları tanımlayabilecek kadar olgunlaşmadım)

İnsan vücudu Tanrı sureti olduğu içindir ki, aslında, ne iblis, ne de hayvan formları  için uygundur. Yani bitki (biliyoruz ki gerçekten ot gibi insanlar da var) veya hayvan (insan olamamış) veya iblis ruhlu habis insanlar, Adam Kadmon formundaki  bu beden içinde ruh alamazlar, bedenlenemezler. Ancak binlerce yıl önce gerçekleşen Büyük Merkezi Güneş’ten kopuştan sonra ruhsal-manyetik alan deforme olduğu için ve son senelerde siklus sonlarını yaşadığımızdan, her türlü enerjiye şimdilik izin veriliyor.  Normal şartlar altında, yani gerçek Tanrısal enerjinin yansıdığı manyetik alanlarda bu tür varlıklar aslında barınamazlar ve yok olurlar ve yine siklus sonunda süreç tamamlandığında, manyetik alan onarılıp yeniden kurulduğunda, bu varlıkların çoğunun sağ kalması mümkün olmayacak. Dilerim bu gerçekleşir, yoksa sadece insanların bedensel varolşlarını hedef alan bir kıyamet çok büyük haksızlıklara sebep olacak.

Ayrıca : Son zamanlarda, bazı uzaylı ırkların insan genlerine müdahalelerde bulunarak çapraz klonlama yöntemi ile çalışmalarının sebebi de aslında bu; onların ruhsal formatları, şu anda mevcut olan insan ırkının bedensel formatıyla örtüşmediğinden, bu gezegende kendi kültürlerini fiziksel yöntemlerle,  yani, kendi ırklarından, bedenlenmiş birinin aracılığıyla yaymalarına  engel oluyor, onlar da dolayısıyla sadece zihinsel tekniklerle kendilerini yansıtabiliyorlar.
                                                  
(Bkz. Hepimiz uzaylıyız)






                                              Blokajların Oluşması

Çakralar ve auranın katmanlarında belirli filtre mekanizmaları vardır, bu filtreler insanların kabul etmediği ve birleşmek istemediği enerjilerle o insan arasında bir engel oluştururlar. Yani aslında hepimizin doğal savunma ve korunma mekanizmaları da, yine enerji bedenlerimizde. Aynı sekilde vücuttaki bağışıklık mekanizmasında olduğu gibi,  ruhta da temiz olmayan ruhsal partikülleri arıtarak enerji bedenimizden atan mekanizmalar da var.

İnsan ruhu deneyimlediği her hangi bir olumsuz duygu, düşünce veya hatıra karşısında, bunları sentezlemeye ve çözümlemeye hazır olmadığı zaman, bu enerjilerin akışını geçici olarak durdurarak, bu enerjilerle bütünleşmemeye çalışır. Bu yöntemle de kendini korumaya,  mutlu ve sağlıklı tutmaya calışmaktadır aslında, ancak, bloke edilen her tür enerjiyi, çalışma masası üzerine konulan bir dosya gibi değerlendirebiliriz.  Bu dosyalar zaman içerisinde artarak yığılırsa ve insan bu konuları sentezleyip, kendi tavrını ve tarzını geliştiremezse,  bir de bunun üstüne, bu konularla ilgili içinde nefret, kin, yok etme isteği gibi ağır enerjiler toplarsa, başlangıçta korunma mekanizması olarak yapılan davranış, ciddi bir blokaja yol açar. Blokajın her türlüsü, aslında ruhun bütün katmanlarındaki akışa engel olur, ancak özellikle bulunduğu yerde (boyutlar ve çakralarla bağlantılı olarak) zaman içerisinde psikosomatik bır rahatsızlık çıkaracaktır. 

Blokajlar da her şey gibi sonuçta yine enerjiden oluşmaktadırlar ve bu nedenle de, varlıklarını devam ettirebilmek için yine enerji ile beslenmek zorundadırlar. Bu yüzden blokajlar da tıpkı kanser tümörleri gibi, insan bedeninden kendilerine bir enerji hattı çekerek ruhsal enerjimizle beslenir ve  o kişinin bilincinde ya da bedeninde enerji azlığına sebep oluştururlar. (Kanser tümörleri de, vücut hücreleriyle farklı bir bazda iletişime geçerek, kendi içindeki hücre oluşumunu doğalmış gibi gösterir ve böylece  kendilerine, vücuttaki kan damarlarından beslenebilmek için damar hattı çekebilirler). Blokajlar da aynen böyle işler. Tutundukları yer, auranın belirli bir katmanı, bir çakra,  gelecek formlarının oluştuğu yer olan auranın dördüncü katmanı bile olabilir, sonuçta tüm bilinç etkilenir çünkü aurada da, insan vücudundaki gibi, aynı anda hareket eden sistemlerden oluşan bir mekanizma vardır.


(İnsan ruhu her an farklı bir görüntüde, ve genel kişilik özelliklerimizi her ne kadar muhafaza etsek de, doğal olarak auramız, yani ruh bedenimiz ve hatta can bedenimiz bile değişim halindedir. İnsan bedeni iblis formundan insan formuna, insan formundan melek formuna dönüşebildiği gibi,  bazı noktalarda Tanrısal enerjiyi yakalamış olup da bazı noktalarında hayvan ve iblis boyutlarında da var olabiliyor, çünkü insanoğlu çok boyutlu ve çok değişik bir varlık.)

Peki nasıl oluyor da enerji aktarılırken blokaj  temizleniyor ?

Blokajın içeriğindeki duygular aslında temiz olsa da (özünde öfke, korku, hatta yok etme isteği bile temizdir) saf olmayan enerjilerle karışabilir, yalan, aşağılama, ezme isteği veya nefret. Bu duygular da, kirlilik yaratırlar, hatta asit gibi etki edenlerini bile gördüm. Doğal olarak, insanın enerji sistemi bu tür enerjileri çeviremez, biz bile onları reddederek,  oluştukları yerde bastırabiliriz. Ama bu tür durumların %90’ında, blokajın çekirdeğinde bir travma vardı, genellikle adalet ve dürüstlüğe olan inancın kaybı (çok zordur), acı, hayal kırıklığı veya kendini değersiz hissetmekle ilgili kompleksler.


Enerji, genellikle dıştan içe doğru işler, blokajın dış katmanlarındaki öfke, nefret vb. temizlendikten sonra, en sona acı kalır, tabaka tabaka, o konuyla ilgili enerjiler temizlenirken bütün ruh bedende bir arınma gerçekleşir. Verilen enerji, saf su gibi, kirli bir suya sürekli akıtıldıkça (ve saf enerjinin frekansının her zaman diğer enerjilerden yüksek olduğunu unutmayalım) o bölge açılacak, temizlenecektir. Bu arınma, bütün varlık alanlarında kendini gösterir, duygu ve düşünce katmanlarında ve tabii  o insanın kişiliğinde de. 


Dolayısıyla enerji verdikten sonra bir çakranın temizlendiğini, blokajı oluşturan tıkanıklıkların giderilerek enerji bedenin sağlıklı bir hale geldiğini söyleyebiliriz. Ancak eğer o insan henüz bir travmayı atlatacak  bir konuma gelmemişse blokaj kalkmaz ve zaten kaldırılmamalıdır da.  Blokajların da bir mantığı ve bir oluşma sebebi vardır ve tamamen mantıksız ve sağlıksız bir oluşum değildir. Yani bir noktada, bazı blokajlar, o insan gelişim süresini tamamlayıp, o konuyla ilgili olan bilgi düzeyini arttırdıktan sonra blokaj kendiliğinden de dağılabilir. Yine aynı şekilde, her insanın kendini geliştirdiği alanlarda olduğu gibi bazı çakralar diğerlerinden daha geniş, bazıları daha küçük, bazıları da tamamen kapalı olabilir, bu da o insanın kişiliği ve yaşam tarzı ile alakalı bir konudur. İdeal olanın bütün çakraların uyum içersinde ve eşit büyüklükte olması ve hepsinin aktif olarak çalısması olsa da, böyle bir durumu her zaman muhafaza etmek mümkün değil,  belki de bu gerekli değildir. Ancak tamamen veya uzun sürekli olarak kapanması, hem ruhsal, hem de fiziksel olarak hastalık zemini hazırlıyor, bunu da unutmamak gerekir tabi.



                                           Çakraların Boyutlarla İlişkisi


Çakraların aynı zamanda boyutlar arasında bir kapı olarak olduklarını düşünecek olursak :


  1. Taş ve Mineral boyutu  (içgüdüler / Kolektif bilinç)
  2. Bitki dünyası   (duygular / Kolektif bilinç)
  3. Hayvan boyutu  (Toplumsal kurallar / Kolektif bilinçten verilen düşünceler)
  4. Kalp boyutu   =   ara boyut / cennet – cehennem boyutu – zaman boyutu
  5. 5. boyut  = Şimdilik 5. boyut olarak tanımlanan yeni çağ enerjileri (Birey olmaya başlama)
  6. Ruhsallık boyutu  (Ruhsallık + Bedenlenmiş İnsan = Birey olarak İnsan)
  7. Tanrısal enerjinin yorumlanış aşaması = Kendini gerçekleştiren insan


Ama aynı zamanda :

  1. Kök çakra : Aile / Baba enerjisi / Eril enerjinin yorumlanışı / İçgüdüler
  2. Sakral çakra : Anne enerjisi / duygular / Cinsel kavramlar
  3. Solar Plexus : Toplum / Meslek hayatı / Toplumda edinilen yer / Birey olarak toplum içinde edindiğimiz yer ile ilgili konular / Düşünce boyutu
  4. Kalp çakrası : Gerçek sevgi enerjisinin hissedilmeye başlandığı yer                                            
İNSAN AŞAMASINA GEÇİŞ

  1. İletişim
  2. Ruhsallık
  3. Tanrı / Evren / İnsan konuları ve insanın oluşturduğu ruhsal enerjinin bütünü                               
Bunları genellikle biliyoruz ancak ihmal edilen konu şu : Her boyut, diğer boyutlarla da bağlantılı ve ara dereceler var. 


Yani birinci boyutun birinci derecesi, ikinci derecesi (2. çakradaki hali), 3. derecesi (solar plexustaki bilinç düzeyi) 4. derecesi, 5. derecesi vb. de var. İnsan, önce mineral boyutundan başlıyor, (ki genellikle kollektif bilinç olarak yaşanır-kabile bilinci, kalabalık aileler içinde geçen bir hayat) sonra diğer bütün boyutları da önce 1. dereceden yaşayarak deneyimlemeye başlıyor. 


Sonra, ikinci aşama olan sakral çakra ile ilgili deneyimlere geçiliyor, ikinci boyutu da 2.nin biri, ikisi, üçü vb. yaşayarak 3. boyuta geçebiliyor. Sonra kalp çakrasının boyutu ile birlikte gerçek doğru ile yanlış arasında ayırım yapabiliyor ve insanoğlu, bu noktaya kadar, ailenin, toplumun ve özellikle dini bilgilerin aktardığı doğruları uygulamak durumundadır.


       
Örneklemek gerekirse :

Birinci boyut aile / baba / eril enerjiler : Bu boyutta aile, kalabalık ve hem çok çocuklu, hem de yoğun akraba ilişkilerinden oluşan bir tablo çizer. Aile büyüklerinin ve özellikle babanın kurallarına uymak bir zorunluluktur. Bu noktadaki ruhlar, genellikle bebek ruh aşamasında oldukları için kuralları sorgulamaktan ziyade, onları doğrudan uygulamaya çalışırlar. Cinsellik ve aile sahibi olmak çok önemlidir (üreme içgüdüsü) çünkü kendilerini henüz birey olarak hissedemezler, yalnızlık onlara çok korkutucu gelir. Bu yüzden de etraflarında sürekli olarak  bir eş, veya çocuklar veya akrabalar olsun isterler ve kendi toplumlarıyla bütünleşmiş gibidirler.  Ana konular beslenme, çocuklar, akraba ilişkileri vb. olduğundan, diğer boyutların konuları onları pek ilgilendirmez.


Ayrıca : Birinci boyutta korku çok fazladır (küçük çocuklarda da öyle). Ancak yetişkin 1. boyut insanları, korkularını daha farklı işlerler, korkularını ya bastırırlar ya da yansıtırlar. Kendi korkularıyla yüzleşmedikleri müddetçe de şiddet eğilimleri yatışmaz. Ailelerine karşı olan sevgileri, toplumla bütünleşmeleri ve hatta Tanrı ile olan bağları bile korku / şiddet / baskı içerebilir.


(((5. ve üzeri boyut insanları için ise 1. boyut, sadece aile üyelerine gösterilen dürüstlüğün adil bir şekilde bütün insanlara (saygı kuralları, özgürlüğün yasaları) aktarılır. Dünya sömürülecek nimetler içeren bir Walhalla değil, korunması ve bakılması gereken bir yerdir, doğaya karşı olan saygıları büyüktür.)))  

1. boyutun 2. çakrasında     -duygular / cinsellik / kadın-erkek formları -   da doğal olarak, ruhsal özelliklerden ziyade beden ön planda olabilir ( estetik kaygı = estetik güzellik = sağlıklı beden = üreme fonksiyonlarında mükemmellik arayışının göstergesi ) Negatifi yaşandığında, sevginin yerini (ruhsallık) cinsel hazzın (bedensellik) alması = Pornografi. Veya bu ikisinin arası ve hatta karışımı bile olabilir.

Birinci boyutta manadan, derin konulardan ziyade gündelik konular ön planda olur.

Birinci boyutun üçüncü çakrada (boyutta) çizdiği tablo da gene, bol bol aile ve akrabalarla gerçekleştirilen aktiviteler (genellikle yemek yeme ağırlıklı olur). İdeallere ve dini öğretilere uyan tablolar çizilmeye çalışılır ancak Tanrısal enerjinin ince noktalarına girilmez.

Birinci boyutun üç ve dördüncü çakrada (boyutta) çizdiği tablo da yine, kalp enerjisinin, bu ilgilenen konularla ilgili ortaya çıkışını sağlar. Ancak, aileye gösterilen sevgi, inanç, fazla sorgulanmamış bir şekil ile, içinde yaşanılan topluma, millete karşı beslenen yoğun duygu ve düşüncelerle ortaya çıkabilir (aşırı dincilik veya milliyetçilik, şovenizm  gibi). Duruş çok önemlidir, kurallara uyulmamış olsa bile, kendilerini henüz sorgulamaya başlamadıklarından, en ufak bir eleştiride bile negatif tepki verebilirler, aile kurallarının topluma yansıtılmasıyla ilintili olarak da, aile reisinin topluma yansıtılması durumu ortaya çıkabilir, yani mutlak bir lider ihtiyacı duyarlar, bkz. Başat kişilik yapısı. Bu düzeyde henüz bireysellik de başlamadığından, özgürlük ihtiyacını algılamaları bile mümkün olmayabilir (emir-komuta zinciri). Tabii amaç, henüz kendi elde edemediği gücü, gücü elde etmiş bir kişiyi idealize ederek, duyduğu hayranlık vasıtasıyla kendini onunla bütünleştirerek bu yolla elde etmek.

Ancak, masalsı bir masumiyet de olabiliyor, özellikle bu grubun kadınlarında. Ben, genellikle yetişkin çocuklar gibi algılıyorum onları. Bazen de,  hiç kimsenin aklına gelmeyecek bilgelikler de üretebiliyorlar, son derecede sade ve basit, ama doğru olan çözümler de.

Hazırlanan şablonda çakraların boyutlarla ve bilinç düzeyleriyle olan ilişkisini lütfen karşılaştırın, çok ilginç sonuçlar çıkacaktır.


  1. Çakra : bebek ruh aşaması
  2. Çakra : Çocuk ruh
  3. Çakra : Çocuk / Ergen ruh / Genç ruh
  4. Çakra : Yetişkin ruh
  5. Çakra : Yetişkin / Olgun ruh
  6. Çakra : Olgun / Yaşlı ruh
  7. Çakra : Yaşlı Ruh / Dünya boyutundan üst boyutlara geçiş


Her bir aşamanın on – on beş yaşam sürdüğü söyleniyor, bilemiyorum.  Bu konuyla ilgili net bir bilgi yok, daha doğrusu, Budizm başka açıklama verir, İslamiyet ve diğer Tek Tanrılı dinler de öyle. Tasavvuf, bu duruma Kela Reddi der, yani reddedilmiş ruh. Ve, bir insanın, dini kurallara harfiyen uyarak tek seferde cennet boyutuna yükselerek tekamülünü sağlaması beklenir. Hindu dinleri ağır suçlamalarla dolu karma yasaları içerir, komünist rejimlerin olduğu ülkelerde de Tanrısal enerjinin ve ibadetin yerini devlet ve toplum sistemi almış durumda. Belki de, her grubun söylediği, kendi içinde yetiştirdiği insanlar için geçerlidir.

Bir de, enkarne ola ola, tüm bu sistemleri deneyimleyerek, kendi içinde bütünlenen insan ruhları var ki, onlardaki olgunluk ve  sağduyuyu  hiçbir yerde göremedim.

                                            
                                                 Boyutların Doğruları

Doğal olarak, her boyutun ihtiyacı, gelişim görevleri, ilgi alanları gibi, doğruları da değişik olacaktır. Şu anda yaşanılan en büyük kaosun sebeplerinden biri de bu, çünkü  1980’lerden sonra inen ruhlar, 5 ve üzeri boyutlardan geldikleri için, dünya gezegeninde kalıplaşmış kuralları doğal olarak kabul etmek istemiyorlar, onların doğruları ve idealleri daha ince noktalarda.   Ve eminim ki, din boyutunun en ağır geçen boyutlarında o baskılara ve kurallara ihtiyaç duyuluyor, yanlış olan, o doğruların üst boyut ruhu taşıyan insanlara uygulanmak istenmesi.  Bir de tabii, sistem onların elindeymiş gibi görünüyor, halbuki anlattıkları sadece kendi boyutlarının şefleri ve o şeflerin yasaları. 1 ve 12 arasında büyük, çok büyük fark var. Yeni gelen bebeklerin 12 çakralı olduklarını biliyorsunuz değil mi? 12 boyut, 1 - 3 arası boyutların idaresi altına girmez, giremez...


Origami Ejderha


                         
                                                                    

13 Mayıs 2011 Cuma

Çin Tıbbına Göre Hastalıkların Oluşma Sebepleri - sıcak/soğuk enerjiler





Geleneksel Çin yaklaşımına göre, hastalıkların genel sebepleri yaşam enerjisi Chi’nin (Japonca Ki )  akışında meydana gelen aksaklıklara dayanır. Chi’nin meridyenlerde veya organ sistemlerindeki  (Çin tıbbına göre organ değil, organ sistemleri vardır, akciğer ile koku alma hissinin aynı meridyen üzerinden -akciğer meridyeni-  tedavi edilmesi gibi) enerji akışında ya bir fazlalık vardır, ya da azlık. Ayrıca bir de, enerjinin tıkanıklığında oluşan blokajların sebep olduğu hastalıklar vardır. Bu yüzden Çin tıbbı, bir organın değil hastalığını, nerdeyse varlığını bile kabul etmez ve doğrudan semptomlar üzerine çalışır.

Chi’nin fazlalığı, Yang durumu olarak ifade edilir ve bu durumdaki  organda  aşırı çalışma, aşırı tokluk veya gerilim hissi, kırmızılık, akut veya kramp şeklindeki ağrılar olarak ortaya çıkar. Psişik etkileri arasında da huzursuzluk, sinirlilik, aşırı heyecan vb. sayılabilir.

Yaşam enerjisi, dinamik bir güç olarak Yang fonksiyonları ile örtüştüğü için, Chi azlığı da, Yin durumu olarak ifade edilir. Vücuttaki yaşam enerjisinin azlığında ortaya çıkan yorgunluk, soğuk eller ve ayaklar, solgunluk, düşük tansiyon ve depresyon, Yin zayıflık semptomları olarak değerlendirilir.

Geleneksel Çin yaklaşımına göre, hastalık oluşturan sebepler olarak :

  1. İklim şartları,
  2. Duygusal sebepler,
  3. Bulaşıcı hastalıklar,
  4. Yanlış beslenme,
  5. Bedeni aşırı yormak,
  6. Mukus fazlalığı,
  7. Böcek ısırmaları ve fiziksel travmalar

değerlendirilir.

İklim şartları olarak  :

  1. Aşırı sıcak
  2. Aşırı soğuk
  3. Nem
  4. Kuruluk
  5. Ceryan (rüzgar  - kuru / nemli / sıcak / soğuk)
sayılıyor.


Vücut, kendi ısısı olan 36.5 derecenin -20 veya +10 derece  kadarına maruz kalırsa bunu tolere edemez ve vücutta birtakım tahribatlar meydana gelir. Ayrıca, her ne kadar kendimizi giysilerimizle korumaya çalışsak da, her aşırı soğuğa maruz kalışımızda, vücut bunu dışarı atamadığında fizik bedende biriktirir. Bu soğuk da, her insanın kendi yapısına göre (hangi bölge daha zayıfsa), ona göre belirli  bir organda veya vücut sisteminde birikerek hastalık zeminini oluşturur.
Mesela, 2. çakrası zayıf bir insanda, erkeklerde genellikle idrar yolları,  kadınlarda da rahim, yumurtalıklar vs. birikerek iltihaba sebep olur. İltihap da, şu sebepten oluşur: Vücudun maruz kaldığı soğuğu atabilmek için vücut ve / veya aura, ısı üretir (ateş) ancak soğuğu atamaz ve sıcak/soğuk enerjiler birbirine karışırsa, ortaya iltihap çıkar.
Bu yüzden zaman zaman, vücutta biriken soğuğu atmak için kuru sauna / odun ateşi önünde oturma / yazın güneşin kuvvetli olduğu saatlerde (ozon tehlikesine rağmen) güneşlenme –sadece bir iki kez- gibi yöntemlere başvurmalıyız, bunlardan sonra, vücudun soğuk, yapışkan bir ter attığını fark edeceksiniz.

Ayaklardan yapılan tedavi (bir avuç rafine edilmemiş tuz konulmuş sıcak su ile yapılan ayak banyosu, refleksoloji çalışmaları vb.) tüm vücudu etkileyeceğinden, sıklıkla yapılması iyi olabilir.

Vücutta sadece soğuk birikirse, eklemler ve kemiklerde bir tür katılaşma, sertleşme meydana gelir ve kırılganlık artar. Yine buralarda sıcak / soğuk enerjiler + nem birbirine karışmışsa romatizma, artrit vb. ortaya çıkacaktır. Bu tür hastalıkların tedavisinde, önce soğuğu temizlemeliyiz, soğuk ortadan kalkınca, sıcak enerji de kendiliğinden dağılır.

Aşırı sıcak da, genellikle iç organlarda hasar verir. Yazın en sıcak günlerinde yapılacak soğuk kompresler, bu problemi ortadan kaldırmak için idealdir. Çalışırken, sıcak enerjisini kompres bezine emdirmek ve bezi sık sık yıkamak gerekiyor.

Ceryan konusu ise, klasik tıp kabul etmese de, eski tıp yöntemlerinde (akupunktur, ayurveda) önemli bir yer tutar. Ancak, şifacılıkta enerji kullananların özellikle başarılı olabilecekleri bir sorundur, çünkü ceryan da sonuçta enerji bedeni etkileyen bir olaydır ve en kolay ve çabuk iyileştirme yolu da, yine enerji ile olur. Özellikle auranın üst katmanlarında çalışılmasını ve aura düzeltme tekniklerinin uygulanmasını tavsiye ediyorum.  Etkilidir, çünkü çabuk iyileşme sağlanır ve insanları şaşırtacak denli kolay bir şekilde sırt, bel, boyun ağrıları vb. iyileşmesi, özellikle bu durumlarda görülür.

Kristallerin Şifacılıkta Kullanım Alanı....





Genel Kurallar :

1. Aurası çok hassas ve yıpranmış insanlarda sivri uçlu kristaller kesinlikle kullanılmaz    (sadece tamburlanmış taşlar) 

2. Kullanılan kristal, mutlaka temiz olmalı, 

3. Lazer kristalleri gibi aşırı sivri uçlu kristaller, bu konuda ustalaşmadan kullanılmamalı.


Bazı Uygulama Teknikleri:

  1. Genel olarak, geniş, sivri uçlu bir kristali, blokajın içerisindeki kirli enerjiyi temizlemek amacıyla kullanabiliriz. Eğer çok kronikleşmiş bir blokaj ise, üzerinde sert bir tabaka bulunur (lazer kristali ile üzeri çizilerek, içindeki kirli enerji akıtılabilir). Kuvarsın içinden geçirerek kullandığımız şifa enerjisini (veya kanal enerjisini) blokaja yönlendirerek bu katmanları önce dağıtıp, sonra yine aynı kristale emdirerek temizleyebilirsiniz.
(Kristali ara ara yıkamanız veya taş değiştirmeniz gerekir)

  1. Her ne kadar etkili bir yöntem olsa da, kristalin enerjisi sert olduğundan, kristal                              çalışmasından sonra o bölgeye enerji verilmeli.

  1. Tamburlanmış yuvarlak kuvars kristaller veya kristal uçlar, blokajların veya çakraların enerjilerini temizlemek amacıyla lokal olarak yerleştirilip, enerjinin yoğunluğunu artırmak amacıyla lokal olarak yerleştirilip çalışmalara entegre edilebilir.

  1. Aurayı temizlemek veya kuvvetlendirmek amacıyla, kozmik enerji giriş ve topraklanma noktalarına kristaller yerleştirilebilir. (Ayaklardan 1.5 m aşağısı - topraklanma ana noktası, dünya bağlantısı / taç çakrasından 1.5 m yukarısı-kozmik enerji giriş noktası = İnsanların yüzde doksanında bu noktalar kapalıdır) 

  1. Herhangi bir kristale veya tamburlanmış kuvarsa koruyucu enerji yükleyerek üzerimizde de taşıyabiliriz.

Hayvan-bitki-mineral boyutlarındaki canlılar, meleksi niteliklere sahip. Enerjileri genelde yönlendirilmeye açık, hiç itiraz etmeden kendi varlıklarını ve saf enerjilerini hizmetimize sunuyorlar. Hepsi de birbirinden güzel, bir rosenquarz’ın veya aquamarin’in insan ruhunda yarattığı aydınlık, sevinç, başka şeylerde bulunamayabiliyor. Aslında ben, çok uzun zamandır onları şifacılıkta kullanmıyorum, hem kıyamıyorum onlara, hem de, sanırım, onların özelliklerini kendi kullandığım enerjiye yansıtarak kullanabiliyorum. Onları hala çok seviyorum, ama sadece sevmek için.

Eğer kristal çalışmalarına yoğun ilginiz varsa, muhtemelen kendi enerji alanınızı kristalleştirmek üzere olabilirsiniz – Ruhunuzun, kendi özgün yapısını üç boyutta (veya üzerinde) tekrarlayarak  (aydınlık ve karanlık boyutların tuzaklarına karşı) kristal bilince ulaşması – ki bu düzeye yükselen bir ruh, en zor şartlarda bile direnç gösterir, körü körüne uygulanan yap-yapma yasalarından öteye, kendi doğrusunu bulur ve bilir, muhafaza eder. Diğer boyutlardan gelen hırs, tutku, öfke, nefret vb. kirlilik içeren enerjiler, böyle bir ruhta etkili olamaz ve barınamaz (kuvars kristalinin yapısı hakkındaki teknik bilgileri hatırlayın).   




  

6 Mayıs 2011 Cuma

kuvars kristaller.....




Prof. Dr. Galip Sağıroğlu
İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji Bölümü
Kristallografi Ders Kitabından notlar



Kristal kelimesi, mineraloji ve kristallografi biliminde yalnızca kuvars kristalleri için değil, “kristal atomer  yapı” içeren tüm değerli ve yarı değerli taşlar için kullanılan bir kelimedir.
Yani: Kristal, üç boyutta periyodik olarak tekrarlanan, dizilmiş atomik motiflerdir. Bu motifler, en küçük atom grubu olarak uzayın üç yönünde sonsuz olarak (pratik bakımdan sonsuz) tekrarlanınca, kristal oluşuyor. Bu motif, periyodik üç boyutlu uzayı (yani elementer bir şebeke ağının içini) heterojen olarak dolduruyor.

Atomlar, kristal ağ içinde periyodik olarak tekrarlanırlar ve kristal dış şekillerinde gördüğümüz simetri yasalarına özdeş kanunlara riayet ederler, gerçi, kristal dış şekillerini belirleyen yasalarla motifi belirleyen yasalar arasında farklar da vardır.

DeBroglie adlı bilginin dalga-madde ikilisi üzerinde yaptığı araştırmalardan,  kristallerden elektron difraksiyonları olayı doğdu ve ikinci dünya savaşından sonra, nötron difraksiyonunun geliştirilmesi, atomik pillerin de gelişmesini sağladı.

Kusur olarak kristalde boşluklar, örneğin kristal şebekelerinin bir noktasında bir atomun yokluğu, şebekede araya parazit olarak giren başka atomlar, dislokasyonlar gibi özellikler kusur bakımından difraksiyon olaylarını pek az etkiler ve kristallerin periyodiklik olayına gölge düşürmez.


Şifacılık anlamında, burada geçen tanımlamalardan bizim için önemli olan şu noktaları çıkarabiliriz:

  1. Kristal yapının enaz üç boyutta tekrarlanması (ki enerji yapısı da öyle olmak durumundadır)
  2. Periyodik olarak bu enaz üç boyutun tekrarlanarak bir şebeke oluşturması (kristalin kendi yoğun enerji ağı)
  3. Kristaldeki boşluklar:  kristalin kendi enerji ağındaki atom düğümlerinin araya başka parazit atomların girmesini engelleyecek yoğunlukta olması.

Kristalin atomer yapısının dengeli ve atom düğümlerinin düzgün sıralanması,  bunların sağlam bir enerji ağı içinde olması ve parazit atomları bünyesine almaması demek (diğer bazı kristallerde, yabancı –parazit- atom, taşın bünyesine alınabiliyor. Kuvars kristaliyle çalışanlar bilirler, böyle bir durumda taşınız parçalanır.



Ayrıca, kristalin bu teknik özellikleri, çalışmalarımızda kullanabileceğimiz şu özellikleri de getirirler:

  1. Kristalin dengeli atom yapısı, enerji depolanması için ideal bir ağ oluşturur (telekomünikasyon, bilgisayar çipleri,  ama aynı zamanda atom pillerine kadar uzanan bir depolama gücü). Yani, kristalimize yoğun bir şekilde enerji depolayabiliriz.
  2. Kristalin yapısı, onun,  programlanırken aldığı komutlara göre fonksiyon göstermesini sağlar yani kuvars kristali, aldığı komutla enerjiyi birleştirerek çalışır. Kuvarsın, diğer kristallere göre bir üstünlüğü daha var burada, kullandığımız doğal taş veya kristal ne kadar saf ise, komutlama ve depolama çok daha iyi çalışır. Kuvars ise, yarı değerli taşlar içinde en saf olanıdır, renk veren bakır (yeşil-mavi tonları), demir (kırmızı) bile içermez.
  3. Depolama: Burada,  kuvarsa verilen komuta göre, kendi enerjimizi depolayarak ve enerjiyi dağıtmadan,  ucundan odaklayıp göndererek çalışabileceğimiz gibi, herhangi bir blokaj üzerinde çalışırken, kuvarsın içindeki boşluklardan, o bölgedeki ağır negatif enerjileri emdirerek çalışabiliriz de. Yani, kuvarsın depolanması, bu yönde de kullanılabilir, ancak taşın fazla dolmamasına dikkat etmeliyiz. Kristalle çalıştığım zamanlarda, seansa ara vererek taşımı akan suda bol bol yıkar, temizler, kaldığım yerden devam ederdim. Yoksa taş elinizde parçalanabilir (ki bu da başıma gelmiştir, hatırladıkça hala çok üzülürüm.
  4. Mohs sertliğine göre de   (bilgimiz olsun : 1. Talk, 2. Gips-alçı-, 3. Kalsit 4. Florit,  5. Apatit, 6. Ortoklaz, 7. Kuvars, 8. Topaz, 9. Korund, 10. Elmas)  oldukça üst bir derecede kuvars. Atom dizilimlerinin toplanarak tek odakta toplandığı uç nokta ise, enerjinin odaklanabilmesi açısından çok önemli.  Kristalimize enerji depoladıktan sonra,  ağır bir blokaj üzerinde çalışırken bu özelliği çok iyi kullanabiliriz. Biliyorsunuzdur, blokajların da üzeri, kabuk gibi de görülebilen sert bir enerji tabakasıyla kaplıdır. Burada, blokajın kabuğunu, enerjiyi kristalden lazer gibi yönlendirerek kırıp içini temizleyebiliriz. Yalnız, çok hırpalanmış dokular üzerinde bu tekniği uygulamamalıyız.
  5. Kristalin saflığı ve nötrlüğü : Kuvars kristali, içine konulan enerjiyi bozmadan, etkilemeden, temiz bir şekilde aktarır, bu özelliği de, telefon cihazlarında neden silisyumun bu kadar makbul olduğunu açıklıyor (sesin temiz ve parazitsiz aktarılması).



Mineraloji ve kristallografi bilimleri, kristalleri incelemeye devam ediyorlar, çünkü öğrenilecek daha çok fazla şey var. Kuvarslarla çalışırken de öyle. Başarılarınıza ve bilgilerinize katkılı olabilmek dileğiyle…