11 Ekim 2011 Salı

21.12.2012 ve Ruhsal Kıyamet






Pek çok yazı yazıldı, eski kehanetler var, kutsal kitapların aktardığı bilgiler var, son senelerde gittikçe popülerleşen new age tarzı kanal bilgilerinin aktardığı bilgiler var.  Biliyoruz ki :

Kıyamet Senaryosu 1 – Doğal Felaket Senaryosu : Birtakım ağır doğa olaylarıyla kurulmuş olan medeniyetler ortadan kaldırılır,  bedensel anlamda ölen insanlar, kendi boyutlarına alınırlar (cennet ve cehennem boyutları)

Kıyamet Senaryosu 2 :  Kritik Kitle %35 : Yeryüzündeki insanların az yüzde otuzbeşinin 5. boyut bilincini yakalaması halinde eski enerji geçersiz kalır ve dünya ve insanlık kurtulur.

Kıyamet Senaryosu 3 : Belirli bir bilinç düzeyini yakalayamayan ve kötülüğe veya karanlığa eğilim gösteren insanlar, genlerinin tahammül edemeyeceği bir ışınıma (veya virüsler) maruz bırakılarak ortadan kaldırılılar, eski sistemlerin yerine yeni toplumsal yapılar ve yeni üst doğrular getirilir.

Kıyamet Senaryosu 4 - Yeni Dünya Düzeni :  Dünyada birtakım şartlara bağlı olarak karanlık güçlerle ortak çalışmalara giren devletler veya yerel ruhsal sistemler,  dünya nüfusunun %85’ini ortadan kaldırarak daha nitelikli ama daha itaatkar bir popülasyon yaratmayı planladılar. Anlaşmaya göre, eski sistemin önde gidenleri, korunacaklar ve her şey olup bittikten sonra da varlıklarını göstermeye devam edecekler.

Şimdi, 5. Senaryo, Ruhsal Kıyamet :  Bazı ruhsal görevliler ve Mesih bilinci taşıyan varlıklar, son dönemin en zor alanlarında bedenlendiler ve hiçbir ayrımcılık yapmadan, normal insanların inemeyeceği kadar düşük boyutları deneyimlediler.  Sonuçta, insanların hangi konularda neden hata yaptıklarını, bu hatalardan ve yanlış davranış kalıplarından nasıl kurtulunacağının bilgisini sentezlediler  (eskilerin tabiriyle peygamber şefaati denilen ruhsal aktarım amacıyla).

Kıyamet öncesi yapılan birtakım anlaşmalara göre de, bazı gruplarla anlaşmaya varıldı, bazılarıyla ise bağlar tamamen koparıldı. Anlaşmaya dahil edilen gruplardaki insanlar veya ruhsal varlıklar, “toplu Mesih enerjisi” diyebileceğimiz, her türlü bilgi ve deneyimi içeren ruhsal aktarım yoluyla, ruhlarındaki eksiklikler telafi edilecek ve bilgi, birtakım karma şartlarına bağlı tutularak aktarılacak.  Ama burada da, birtakım skalalar var, her boyutta, her türlü karanlık ve kötülük için bir tolere sınırı ayarlanıyor ve  bu sınırın dışında kalanlar, kıyamet enerjisi verildiğinde varlıklarından olabilirler.  Mesih enerjisi, yok edici etkisi ile de çalıştırılabilir, bu enerji, özellikle saldırgan, tekamülü kilitlenmiş ve gelişimin her türüne kapanmış gruplar üzerinde de uygulandığında, bazı varlıklar eriyip dağıtılabilir de... Bu gruba, yüzlerce yıl önceki doğrulara göre cennet boyutuna kadar yükselebilmiş, ancak tekamülleri kilitlenmiş ve sadece kendi gruplarının ve liderlerinin yüceltilmesi beklentisi içinde olanlar da dahil olabilir (Sekmeth Etkisi).

Ruhsal aktarım gerçekleştikten sonra form değişikliği, form kaybı vb süreçler gerçekleşebiliyor, ruhun kendi içinde taşıdığı özelliklerin dağılarak bulut gibi bir kütleye dönüştünü düşünecek olursak, sonrasında karşılaşacağı duraklar şunlar: 




Suretler 



Ruhsal özelliklerin tolerans sınırı dışında kalan enerjiler Sekmeth etkisi ile (Şiva enerjisi de denilebilir, kısaca enerjinin yıkıcı yönü) ortadan kaldırıldıktan sonra arınan, ancak güç ve hacim kaybeden ruh, bir sonraki durakla karşılaşır : Suretler.



Burada, varolan tüm canlı formları mevcuttur : Bitki dünyası, hayvan ve mineral boyutları, insan formları vb. Arınmadan sonra artık herhangi bir forma sahip olmayan ruh (daha doğrusu, görme, işitme, dokunma, düşünme ve hissetme gibi özelliklerin likit hale geçtiğini düşünerek formsuz diyebileceğimiz ruh)  taşıdığı özelliklerin kendisine uyan  herhangi bir forma yönelmesi ile, o varlığın bir sonraki hayatında alacağı yaşam şekli biçimlenir.


Budist inanışına göre, önceden insan olan, ama yaşadığı şeyler nispetinde hayvan özellikleri taşıyan bir ruh, deneyimlemek istediği şeylerin kendisini çekmesi sonucunda, herhangi bir hayvan formunda yeniden bedenlenebilir, onlara göre bu, her ölüm sonrası gerçekleşen bir prosestir. Tek Tanrılı dinlerde veya diğer boyutlarda da, kıyamet sürecinden sonra yaşanacağı söyleniyor. Ancak tabii ki, kesin olarak yazılmış veya söylenmiş bir kaynak henüz yok.


Bildiğim kadarıyla, her türlü grupla, (ki ana olarak din boyutu, uzaylı gruplar ve karanlık güçler olarak üçe ayırabiliriz), ayrıca toprak, su ve ateş elementlerinin  Lordlarıyla da bu bilgiler paylaşıldı. Sonucu göreceğiz.


21.12.1012 ‘de olacak olan çakışma 3.26 derece . 10 derece . 1000  = 3600 ışık yılına ulaştığında, galaksinin merkezi, güneşin merkezi ile çakışıyor.

Gezegenler sıralandığında  yine, tüm bu gezegenlerin ruhsal özelliklerini ve 12 gezegenin temsil ettiği 12 boyutu ve dolayısıyla,  temsil ettikleri doğruları da (astrolojik özellikler, hem negatif, hem pozitif anlamlarıyla)  hesaplamalıyız. Bu seferki döngüde, 12 boyut içinde yer alan bedenli ve bedensiz tüm varlıkların 12’lik skalada yer alamadıkları takdirde yok olmaları kaçınılmaz olacaktır. Çünkü, ilk önce ruh ölür, ruhsal enerjiden mahrum kalan beden zaten var olamaz. Ama kastettiğim falanca boyutun bilincine ulaşamamış olan varlıkların yok olacağı değil, enerjisini kirletenlerin oyun dışı kalacakları.

Bu arada, 2005 sonrasında yükselen Mesih grupları, 12 boyut üzerine ulaşmışlardı. Aslında bu da pek şaşırtıcı değil, çünkü 5. boyuttan sonrası gayet kolay ve eğlenceli. Buradaki asıl zorluk, benliklerinin muhafaza edilmesi idi, ki, 5. boyuttan sonraki “ben” bilincinde bireye her türlü müdahaleden kaçınılıyor (mesela hiç yapmadığı kötülüklerin gölgelerini içinizde taşımıyorsunuz). Ayrıca, hiçbir ruhsal eğitime tabi tutulmamış, yine de dürüst ve düzgün kalmak için mücadele eden pek çok insanın da, sadece enerji çalışmaları ve biraz da bilgi takviyesiyle kolaylıkla 12. boyuta geçiş yapabilecekleri  gözlemlendi. Ben bu yüzden % 35’lik kritik kitle konusuna inanmıyorum, tabi, başka sebepler de var.

Dileğim, ruhunu saf ve güçlü tutmaya çalışan veya masum insanların bu süreci olabildiğince kolay atlatabilmeleri. Zaten, bu dönemin bilincinde insanları herhangi bir Tanrısal boyuta ulaştırmaktan ziyade, kendi haklarına kavuşmalarını sağlamak var.

Tiamat şarkılarında “escape us as we close the gate” diyor, ki  bu da işin başka bir yönü. Ruhlarında karanlık ve kötücül eylemlerin izlerini taşıyan varlıklar için geçerli bu. Veya dünyaya ve insanlara bakış açısı bizimkinden farklı olanların. Tiamat’ı araştırın, bizim gezegenimizde bu dönemde olmasa bile eski dönemlerde varolmuş, Karanlık Kraliçesi gibi bir şey (Lady Nuit). Marduk da bu yüzden burada, aslında ruhsal anlamda, çoktan gelmişlerdi. Müzik gruplarını araştırın, bu konunun en güzel yansımasını onların şarkılarında buldum. Marduk,  Tiamat, Rammstein ve diğer tüm o doom metal grupları, kendi hikayelerini gayet güzel anlatıyorlar. Lütfen internetinizi açın ve CD Cover’larına bir bakın.  Şarkıları dinleyebilirsiniz, anlamak için, ama görüntüler,  sonrasında kapalı kalsın. Bazı resimler, normal bir insanın kaldırabileceği türden şeyler değiller çünkü )

- Sonuçta, her insan kendi grubunu takip edeceğinden, karanlık tarafa gidenlerin (kim oldukları ise gerçekten bilinemez) Marduk Amca tarafından toplanacağını söylemek istiyorum-

Yine de kesin bir şey söylemekten kaçınmak lazım. Her grubun üzerinde, bir üst sistem daha var ve aslında alt gruptakiler de dahil olmak üzere, hepsi kendi boyutunda yetkili. Hepsi de, kendi dönem sonu senaryolarını hazırlamış, aksi olmadığı takdirde, bunların hepsi de uygulanabilir. İlave etmek istediğim tek kesin şey, biz insanların kıyametlerini hazırlayan bazı ruhsal varlıkların da kıyametlerinin yapılacağı. 

Tanrı hepimizin yanında olsun.



NOT: 2016 yılının son bilgisi ve aradan geçen zaman deneyimleriyle, bu seferki kıyamet senaryosuna foton kuşağının önemini eklemek gerekiyor. Bu sefer 5. boyut altında canlı formu kalmayacak, deniyor, 26.000 yıllık siklus içinde gelişimini layıkıyla tamamlamayanlar için bir şans daha olmayabilirmiş.
Ve hem ruhsal aktarım, hem yok edici enerji, 21.12.2012 döneminden itibaren aslında verilmeye başlanmış, ve bunlar, "son dem"ler.... Fırtınadan sonra işitilen kuş sesleri daha güzel ve yağmur sonrası toprağın kokusu daha yoğun olur, yansımaları  şimdiden alabilenlere ne mutlu.... 

Asu


Suçu büyüktü Asu’nun göklerecek,
Taş atmıştı güneşe doğru
Bilinmeyen türküsünde
Bilinmeyen çağından

Açtı, uykusuzdu, sayrıydı
Dolmuştu şeytanların soluğu derisine
Kötü bir ışık
Ve mavilikte duruşu, çarpık ağaçların

Sövmüş Tanrısına sövmüş, Asu, Asu
Yakılacak, yakılacak
Asu, Asu

Doymuşlar bir ilk zaman içinde
Ki sürer sıcaklığı karın karın
Kartalla doymuşlar, yılanla doymuşlar
Doymuşlar yellerle, yıldızla, yalazla

Var olmanın yeğnikliği alna çizilmiş
Kötü ruhlar uyusun türlü boyalar içre
Ve ta masallara uzanır
Dudakların kızıl süsleri

Ağaç, davulların seslerinden
Asu, Asu
Yeşiller, allar, sarılar
Asu, Asu

Halay çeker korku
Uzak kuşakların acısına karışık
Yontulmuş taşlarda susar
Güçsüz yumuşaklığı etin

Büyünün kara kanını üfler boynuzlara
Toprakta kök
Açık bir esrikliktir apaçık bir uykudan
Ve avın kurtuluşu işte

Kişinin gücü Tanrının büyüklüğüne
Asu, Asu
Yankılanır dağdan dağa, insandan insana
Asu, Asu

Devrilmiş gözleri ak
Patlamış ürküden göğsü
Bütün oba ateş, bütün oba ölüm,
Bütün oba çırılçıplak

Açığı, uykusuzluğu, sayrılığı tükenmez ama
Düşer elleri
Yaşaması parlamaz ama
Ölüsü parlar

Aydınlık yitiverir yeryüzü yalnızlığından
Asu, Asu
Seni senin karanlığın sever ancak
Asu Asu


Fazıl Hüsnü Dağlarca











Çok çok eski, dünya tarihi kadar eski ve acılı, çok ağır bir  hikayenin şiiri bu. Fazıl Hüsnü Dağlarca nasıl bulmuş bilmiş, bilemem ama burada, hüznü konusuna yaraşır bir şiir olmuş.


(Güzel ve akıllı bir melek iken düşen şeytanın ve ırkının öyküsü)

Sadece Rona Hermann’ın yazılarında ve Edgar  Cayce’nin bazı okumalarında geçen konular var. Her nedense yazılmıyor ve anlatılmıyor, belki henüz zamanı da gelmemiş olabilir. Eğer öyleyse, burada okuduklarınızı da yadsıyacak, veya anlayıp kabul etseniz bile kısa bir süre sonra aklınızdan çıkacaktır. Her neyse, böyle bir gerçeklik düzlemi de var ve paylaşmak istedim.

Anu, Anunnaki’lerin atası. Son yıllarda çok popüler bir konu oldu Anunnaki’ler, Atlantis, Nuh tufanı ve özellikle de Sümerler. Artık genel kültürde belli bir düzeyi aşan herkes, “tarih Sümer’de başlar” fikrini benimsemiş durumda.

Ama olayın bir evveli de var.

Dünya yaratıldığında  (4.5 milyar yıl önce), üzerinde yaşayacak bitki, hayvan krallıkları ve insan ırkı ile birlikte yaratılmış. Önce form ve enerji olarak, sonra gezegen şekillendikçe, üzerinde yaşayan canlılar da belirmeye başlamış. Bu konuyla ilgili vizyonlar, cennet boyutlarından daha huzurlu, canlı, içinde bol neşe var. Tanrı cüzleri olarak, her bir parça, kendi kendisine karar veriyor ne olmak istediğine, yaratılan türler arasında da hiçbir hiyerarşik düzen yok, yani insan olmak, bitki olmaktan daha değerli bir şey değil. Ve, bol miktarda ışık var. Çok güzel. Deneyimliyoruz, bitki türlerini, taşları ve bedenli canlıları. Zaman geniş zaman, gelecek formlar da var ve acı, hüzün, yalnızlık, mutsuzluk yok. Form alırken ruhsal bütünlük içinde, her bir parça kendisi karar veriyor ne olmak istediğine, kendisi ve diğerleri için ne yapabileceğine ve ona göre form ve ruhsal özellik geliştiriliyor.  Cayce, bu dönemde bedenlenen bazı eski ruhların, bedenlenme öğretmenliği yaptıklarını anlatır. Bedenlenirken, mesela, madde bedende yarı bitki-yarı hayvan olarak kalanlara yardım edebilmek için.  Yavaş yavaş insan formları da oluşur, sabitlenir, ufak topluluklar kurulur. Ancak tabi, hala ruhsal boyuttan kopuk değiller, ruh boyutunu da görüyor, biliyor ve anlıyorlar. Bu topluluklar ilk olarak Anakıta Mu üzerinde kurulmuştur.

((  Pek çok varlığın “Yaratıcı Tanrı” sıfatıyla insanlık tarihinde yer alığını biliyoruz. Ancak yukarıda anlatılan yaratılım, kabul edebildiğimiz, inandığımız  Tanrısal boyutun yapabileceği bir yaratılım.   Ama sonradan, hele hele de düşüşten sonra, pek çok astral varlık,  gen teknikleriyle (varolan dişi ve erkek iki canlıdan alarak oluşturulan zigot üzerine uyguladıkları gen teknikleriyle) ve dengeyi, bütünlüğü gözetmeksizin,   ırklar yaratmışlardır. Dış görünüş gibi, ruhsal özellikleri de bu gen manipülasyonları ile ayarlamak mümkün. Biraz baktığımızda, Aztek’lerin Tanrısı Quetzalcoatl, Zeus Baba, Krishna, Holy Father veya God,  veya Japon Tanrıları Amaterasu ve İzanagi,  vb onlarca varlığın “insanları yarattığını” duyarız. Ama, başta anlatıldığı gibi gerçek Tanrısal bir yaratılım, bu boyutlarda çok uzun zamandır olmadı.  ))

Aslında bir Tanrı karmaşası da var tabi. Hepsi de insanları kendisinin yarattığını iddia ettiğinden, bir diğerini kabul etmek istemez. Veya, dua ederken, “beni yaratan” demekle “ey yıldırımların efendisi Teshub” demek arasında pek de fark olmayabiliyor. Zaten artık yaratılım, kendi kendine devam ettiğinden, seçilen genlerin bazı astral varlıklar tarafından kopyalanması veya formatlanmasıyla süregidiyor ve benim açımdan,  hormonlu domates yetiştirmekten farksız. Aktarılan özellik deneyimlenmeden,  özümsenmeden ve otomatik olarak aktarıldığından, tamamen robotik ve bizleri sanallaştırıyor. Bence insan haklarına bile aykırı.

(Kur'an da birkaç yerde geçen çok ilginç bir ayet vardır "O, yaratmaktan dahi münezzehtir" )


Neyse.
  
Dünyanın ve insanların henüz oluştuğu bu dönemde  güç odaklı olan, bu yüzden de erkek formunu kabul edip dişiliği anlayamayan ve küçümseyen uzaylı bir ırk gelir gezegene. Anunnakiler. Önce Mu Kıtasına yerleşirler, sonra da Atlantis'e, ve bizlere kadar uzanan medeniyetleri kurarlar. Anunnakiler ve ruhsal savaş ile ilgili çok fazla bilgi yok, benim kullandığım yazı da, sadece 1939 senesinde, Nazilerin Antarktika’da yaptıkları bir araştırma gezisinde bulunan ILAT.LITUM (Genesis – Yaratılış) tabletlerinin, yine Nazi döneminde  Tibet rahipleri tarafından yapılan bir Almanca çevirisi  (bir Thule Ges. üyesi tarafından paylaşılmış).  Burada  Mu ile rekabet edecek olan ırkın yaratılışı ve gezegenimize nasıl yerleştirildiği anlatılıyor (Anunnakiler ve Reptoidlerin Yaratılışı başlıklı blog yazısı).

Zaman içersinde, Mu ve Atlantis arasında önce kardeşlik, sonra rekabet sonra da savaş oluştuğu için, Mu kıtasının batırılışı hem bir kayıp, hem de bu ırkın yaratıcılarının manevi olarak çöküşü anlamına geliyor. Yani, parlak bir melek iken  düşerek "şeytanlaşan" varlık, aslında bizlerin bilinen dinlerinden önce de vardı ve Mu kıtasının çöküşü ile kendisi de alçalarak düşük boyutlarda var olmaya başlamıştı.     

Savaş ve Sonrası

 










Kutupların Kayması ile Başlayan Negatiflik


Lemuria ile Atlantis arasındaki savaş, galaksimizin 12  boyutluk Büyük Merkezi Güneşten (Güneş sembolik olarak Tanrı’yı da ifade eder) koparak 1. boyuta kadar düşmesine sebep olmuştu. Dünya eksenindeki eğikliğin, bu olaydan sonra gerçekleştiği söyleniyor, yine de, Atlantis’in batışında da, yine benzeri bir kutup kayması olmuş olabilir. Her seferinde dünya gezegeninin güneş ile olan yörüngesindeki değişiklik sonucu, dünya bir buzul çağına girmiş ve o güne kadar kurulan medeniyetler ortadan kalkmış, insanlık en ilkel kabile düzeyine inmiştir.



Edgar Cayce, benzetme olarak, bizim bugünkü medeniyetimizi ve kullandığımız teknolojik aletlerin artık kullanılamadığını düşündürten bir açıklama yapıyor bu konuyla ilgili olarak. Söylediğine göre, bir sonraki nesil, tüm o eski ve güzel bilgileri kullanamayarak, kabile hayatına geçmiş ve hatta yaşanılan açlık dolayısıyla, 3. ve 4. nesillerde  yamyamlıklar başlamıştır.


(Ek bilgi : Bir gezegen tek başına yaratılmaz. Tanrısal enerji  hayat başlatacağı zaman, bunu bir sistem içinde yaratıyor ve tüm bu sistemleri, bir güneşe bağlıyor (12 gezegen ve kendi yerel güneşimizde olduğu gibi). Bu, sadece küçük bir birim, bir galaksi bile değil henüz. Bizim sistemimiz de, 5. boyut ayarında bir başka Merkezi Güneş’e bağlı,  ama bu, hala, Büyük Merkezi Güneş değil. Tanrısal enerjilerdeki karışıklık ve Tanrısal enerjinin insanlar tarafından layıkıyla alınamamasın sebebi de bu zaten.  Bir de arada karanlık boyutların ve ağır izolasyon perdelerinin varolduğunu düşünecek olursak, insanlığın işi gerçekten zor... 


Her ne kadar savaş, ağırlıklı olarak bu iki ırk arasında olmuş bile olsa, aslında galaktik bir savaş idi ve her iki tarafı destekleyen güçler de savaşa dahil oldular. Gezegenler bazında bakıldığında da, bugün bile, bazen sıcak, bazen de soğuk savaşa devam etmekteler. Genel olarak: 

Dark Brotherhood  :  Orion, Zeta Reticulum, Rigel, Ursa Major, Draconis, Griler, Archons

White Brotherhood  : Ashtar Command, Iarga, Pleiades, Arcturus, Lyra, Andromeda, Proxima Centauri  gezegenlerini sayabiliriz.

Her ne kadar iki türü birbirinden ayıran en belirgin özelliğin özgür irade yasaları olduğu söylense de,   her iki tarafın da, özellikle bizim gezegenimiz Dünya’da, insanları manipule etmeyi bir tür alışkanlık, hatta görev, bazen de insanlara karşı yapılan bir tür lütuf olarak bile değerlendiklerini söylemeliyim.  Ancak Aydınlık Taraf,  savaşın en başında daha itaatkar, düzgün, kesinlikle monogam,  aile ve dini hayatın merkezine oturtan bir toplumsal sistem,   (bir tür Ken ve Barbie dünyası istemişler), diğerlerinin de, her şeyi deneyimleyen, gerektiğinde Tanrısıyla bile tartışabilen, acar varlıklar yetiştirmek istedikleri söyleniyor.  Ama mutlaka kendi güçlerini artırmak amaçlı  çatışmalardan da kaynaklanmıştır.

Savaşın en acı taraflarından biri de, galaksimizin Büyük Merkezi Güneş’ten kopması olmuş. Kendi küçük Samanyolu galaksimize bağlı kalmışız, 12 boyutlu aydınlık Ana Güneş’ten faydalanamaz olmuşuz ve savaşa giren ve kaybeden bütün gezegenlerde olduğu gibi,  ciddi bir düşüş yaşamışız (ki o zamana kadar, Rona Hermann’ın tabiriyle, beşinci boyutun altında hiçbir yaratılım yokmuş). Ayrıca, taşıdıkları karmaşık ve artık kötücül enerjilerden dolayı, diğer boyutlardan enerji açısından da ayırmak ihtiyacı hissedilince, izolasyon perdeleri kurulmuş ve “izole dünyalar” olarak, gerçek Tanrısal kaynaklardan da faydalanamaz hale gelmişiz.

Bu konuyla ilgili olan anahtar kelimeler:  Tanrıların Düşüşü / Meleklerin Düşüşü / İzole Dünyalar / White or Dark Bortherhood   etc.

İnsan ırkı olarak, ilk başta anlattığım Tanrısal yaratılımdan çok uzağız, üçüncü gözümüz kapalı, enerji bedenlerimizin zayıflığından dolayı,  bizden çok daha düşük bilinç düzeyindeki varlıklardan bile etkilenebiliyoruz. Tanrı sevgisini alamıyoruz (ki her insan için anne sütü gibidir, her türlü karanlığa karşı bağışıklığı arttırır) veya biraz çarpıtılmış, biraz korku bazlı olarak algılayabiliyoruz) ve içimiz, ruhumuz huzursuz olduğu için, maddeleştirilmiş kaynaklara saldırıyoruz : Para, ev, araba, güzel bedenler, vs.

Bu boyutun insanları, genellikle formatlanma yolu ile yaşıyorlar, tövbe ettiklerinde gerçekten de işledikleri hatanın izleri enerji bedenlerinden siliniyor (bir alt katmana ulaşamadıkları için; orada izler hala mevcut oysa ki) ve ne hatası yaptı, neden yaptı, ne yapmalıydı gibi sorgulamalarla uğraşmıyorlar bile. Gidecekleri yer de,  doğruca onlara tarif edilen hurilerle dolu cennet  tabii ki. 

Kalabalık insan kitlelerini  ve ortamın kirliliğini düşündüğümüzde, belki de kabul edilmesi gereken bir eğitme yöntemi olabilir bu. Ayrıca,  çeşitli boyutları ve çok farklı cennet ve cehennem düzeyleri olduğunu da hatırlamak gerekir.

Dileğim, olması planlanan Ruhsal Kıyametin, sadece insanları değil, tüm ruhsal boyutları da kapsaması ve savaşmaya devam etmek isteyen bu aydınlık veya karanlık güçlerin yetkilerini kaybetmesi. Bazen, tıpkı kapitalizm veya komünizmde olduğu gibi, bu güç dengelerinin de artık birbirine benzemeye başladığını düşünüyorum; entrika, hedonizm, gerçekleri çarpıtma gibi özellikler her iki tarafta da var çünkü.