18 Aralık 2011 Pazar

Anunnakilerin Yarattığı Irk:Reptoidler






Öncesini tabii ki bilemeyiz, ancak  Anunnakilerin kendi gezegenlerini birtakım savaşlarla veya kötü kullanımla mahvettikleri söyleniyor, ancak bunlar çok eski konular ve aslını tam ve net olarak veren bir kaynak henüz yok. Anunnakiler, yarı tanrı olarak yaptıkları çalışmalar, onlarla ilgili bilgiler bol miktarda olsa da, burada bulacaklarınız "öncesi",  yani, onlar henüz dünyaya inmeden önce (Mars olduğu söyleniyor) başka bir gezegende Reptil ırkını yaratmaları ve yine o aralarda, Dünya gezegeninde Lulu diye tabir edilen zenci ırkın yaratılması. Bu tabletlere göre her iki ırkın birleşmesi, Lemurya ırkını olşturmuş.

Yazının İçeriği, yine, bir Nazi araştırma gezisi tarafından keşfedilen ILAT-LITUM  tabletleri, özellikle de reptillerin yaratılışı. Biraz uzun bir yazı, fakat müdahale edilmeden okunması gereken bilgiler olduğunu düşünüyorum.




Genesis I    (Yaratılış 1)


ANU’nun gemisi, yabancı sahillere yaklaştı, Tanrıların Evi’nden, Aldebaran’dan çok uzakta. Yabancı bölgeye girdi ve bazı sesler duydu, birtakım varlıklar gördü; Reptilian (sürüngenler) ırkından pek çok varlık; gökkuşağının her rengindeydiler ve akıllı gözleri ve kuvvetli pençe-elleri olan başka diğer varlıklar da vardı.

Bu gezegende yaşayan başka canlılar vardı, boş değildi ve Tanrılar için yer yoktu ve dokuz ay boyunca, Tanrılar ANU’nun planını kabul edinceye kadar bu konuyu konuştular.
                       ( Ne konuşulmuştu acaba  ????? )

SEPT, ateşin lideri ve hakimi, gezegene gemisiyle indi, yanında tuhaf silahlar, kayaları yakan ve metalleri eriten ateş çubukları vardı. Gökten kül ve köz yağdı, yine dokuz ay boyunca ve ne Güneş ne de yıldızların parlayan ışığı görülebiliyordu. Yangının alevleri o denli güçlüydü ki, sadece SEPT gezegende kalabiliyordu, büyük bir keyifle Tanrılar, gemilerinden ANU’nun gemisini seyrediyorlardı. Sonunda Reptoid’ler yok oldular, sadece SEPT onların saklandığı yerleri, mağaraları biliyordu.



!!! (anlaşılan birtakım silahlarla orada yaşayan halkı ortadan kaldırmışlar, sağ kalanları da yeraltına kaçmaya mecbur bırakmışlar) !!!


O zaman Tanrılar inebildiler, ancak Reptoid’lerin intikamlarından korkuları da çok büyüktü ve TU, bilgece, Yeraltı Dünyasının girişini kapatmayı, mühürlemeyi önerdi ve  bunu yaptılar, Tanrılar artık huzur içinde uyuyabilirlerdi. O zaman Tanrılar yere inebildiler ve disklerini döndürebildiler ve Acacias ülkesi onların evleri oldu.

Güneşler ve aylar cennetlerle beraber geçti, ancak zaman içinde Tanrıların doğurganlıkları da azaldı, üreyemez olmuşlardı.



Kurul yine toplandı ve Tanrılar asil soydan gelen  MIRA’yı TU’nun tohumuyla dölleyerek MIRA’yı hamile bırakmayı kararlaştırdılar ve 36 tane de Reptoid DNA’sı ilave ettiler.



(Tanrısal bir zigot, Reptoid genleriyle birleştirilerek bir ırk yaratılıyor)  Bu yüzden, yer altı dünyasının mühürleri kırıldı ve SEPT, ateş sembolünün lideri aşağı dünyanın ışığına geri döndü, yanında neredeyse bütün savaşçıları da vardı ve geri dönenler, döndüklerinde, akıllarını yitirmişlerdi.

SEPT bir erkek Reptoid getirmişti ve o, uykudaydı (bilinçsizdi) her el ve ayağında altı parmağı vardı ve boynunda altından bir halka, küçük kulaklarının  arkasında da iki kalın çıkıntı vardı.





Onun tohumu (sperm) alındı ve ondan 36 iplikçik alınarak TU’nun tohumuyla karıştırıldı ve MIRA’ya yerleştirildi. Yazıtta söylenilen süre kadar bir zaman geçti ve soylu MIRA ikiz çocuklar doğurdu : EA ve MAGDI, parlak yeşil gözlü, el ve ayaklarında ışıldayan altın tırnakları olan muhteşem bir çift. O sırada Tanrıların hiçbiri, tohumları alınan Reptoid’in nerede olduğunu söyleyemezdi, çünkü o, iz bırakmadan kaybolmuştu.


Ancak EA ve MAGDİ diğer normal Tanrı çocuklarından çok daha hızlı büyüdüler, onlardan daha akıllı ve güçlüydüler, yeşil gözleri hısımlarından daha kuvvetliydi ve tırnakları metalle bile kesilemiyordu. İki güneş  sonra bu ikizler Tanrının çocukları kadar büyümüşlerdi ve onsekiz güneş sonra kurul tekrar bir araya geldi.

ANU ikizlerin öldürülmesini talep etti, çünkü onlar, Tanrılar için bir tehlike oluşturuyorlardı ve bilge kurul, bu öneriyi kabul etti.

Ölümü SEPT gerçekleştirmeliydi, onların canını ateşten bir çubukla almalı ve bedenlerini de onlardan geriye hiçbir şey kalmasın diye, ateşle eritmeliydi. 


Ancak TU sessiz kaldı : aklındaki planı asil MIRA’ya hemen iletti ve birlikte şu planı yaptılar:



EA ve MAGDI’nin tıpatıp aynı klonlarını yapacaklardı, bu amaç için yapılmış, altın için madenleri kazıp durmakta olan Lulu’yu da yaratırken (Afrika’ya yerleştirilen ırk) kullanılmış olan  bir cihaz vardı.  MIRA bu klonları asillerin kırmızı yatak odasına yerleştirdi ve masum bir sabırsızlıkla SEPT’i beklemeye başladı. Gece, oda  zalimce açıldı ve SEPT yanında savaşçılarıyla odaya girdi, MIRA şiddetle haykırıyordu (görünüşü kurtarmak için) ve SEPT kurulun onayladığı planı uygulamaya koyuldu. Ancak oyunları anlaşılmamıştı, hiç kimse MIRA’nın gözlerindeki pırıltıyı görmedi, başı öne eğik Tanrıçayı, çocuklarından ayrıldığı için  rahatlatmaya ve teselli etmeye çalıştılar.


Ona yeni bir uzlaşma için söz verdiler, bu sefer Reptoid’lerden alınan yüksek derecede modifiye edilmiş iplikçikler kullandılar. MIRA önüne eğdi başını ve hiç bir şey söylemedi, Tanrılar başarılarıyla sonunda onu tekrar neşelendirdiler. Ama TU üç altın “ateş gemisi” olan ve istediği gibi idare edebildiği bir eve sahipti. EA ve MAGDI’yi bu gemilerden birine koydular ve pek çok erzak, yedi altın ve bir zümrüt tablet ile suyun üzerindeki cennetlerin çok yükseğinde, Acacian’ların tam zıt yönünde olan  bir ülkeye doğru yola çıktılar. Seçimlerinin sonucu yakın zamanda anlaşıldı ve ona PEN-TA-KIT adını verdiler.  EA ve MAGDI’nin evleri gölün altındaydı, ona da BAN-TAN adını verdiler. Olası düşmanlardan korumak ve diğer gizli amaçlar için heybetli EA altın tabletleri, güzel MAGDI ise  zümrüt tableti alacaktı.

Ancak kısa zaman sonra, MIRA ve TU, üzerlerine şüphe çekmemek için Tanrıların evine, Acacians’a geri döndüler.


Şöyle anlaşmışlardı : Bundan sonra MAGDI ve EA onlarla mesajlaşacaklardı, ancak ne gökyüzündeki dalgalarla, ne de ateş gemisindeki suyun akışıyla; onlar gizli ve hiç tahmin edilmeyecek bir yöntem kullanacaklardı. İşaretler konusunda anlaşmışlardı ve 72 saat içinde ikizler işaretlerin hepsini öğrendiler. İşaretler yazın yüksek otlarda ve/veya ekinlerde, kışın ise BAN-TAN gölünün donan buzunun altında görünecekti (Crop Circles) . İkizler ayrıca, onlara Tanrılarda olduğu gibi, ölümsüzlük veren kendi DNA iplikçikleri hakkında da bilgiye sahiptiler. Bu yüzden, Tanrı ebeveynlerinin dönüşünü beklediler ve pek çok işaretler verildi ve bir tane de Son İşaret. Kalpleri ferahlamış olan MIRA ve TU Acacians’daki Tanrıların evine geri döndüler. Ancak, gördüklerine inanamadılar, diğer Tanrılar aceleyle GATA-BEN limanını terk etmişlerdi,  neden?



ANU’nun gemisi artık güneşte parlamıyordu, parlak gökyüzü kan kırmızı bulutlarla kaplıydı ve tuhaf yapılı taşlar yeryüzüne yuvarlanıp duruyordu. Ne olmuştu?



Gittikleri ilk ev de aceleyle terk edilmişti ve kapıları mühürlenmemişti. Sadece Lulu’lar hiç bir şey olmamış gibi Acacias’ın keyfini çıkarıyorlardı. Lulu’ların lideri de hiçbir şey  bilmiyordu,  sadece güldü ve “ANU’nun gemisi  yıldızlara doğru yola çıktı" dedi. MIRA ve TU aceleyle NI-BI-RU’ya döndüler.



Kurul çoktan toplanmıştı ve ANU’nun gemisinin önderliğinde Tanrılar bir yol bulmaya çalışıyorlardı. MIRA ve TU mesaj göndermek için tam zamanı olduğunu düşündüler ve MAGDI ve EA’yı uyarmak için ilk işareti gönderdiler.

(Not: Bu tabletlerin Almanca versiyonunu veren Thule üyesi, “Mars”  “Nibiru”  ve “Dünya” kelimelerinin yazıya eklenmesini özellikle rica etmiş)


Burada gene çok ilginç bir nokta var, Thule Gesellschaft sonuçta bir Nazi örgütüdür ve Nazilerin "insan ırkını saflaştırmak" adına ağır soykırımlara  kalkıştıklarını biliyoruz. Naziler, o zamanlarda bizim bilemediğimiz birtakım konularda Tibetlilerden ve onların rahiplerinden yardım almışlardır. Svastika, veya gamalı haç da (ki güneş sembolüdür) çok sık kullanılan budist sembollerindendir. 




Genesis II  (Yaratılış 2)

Değişim zamanı gelmişti. Sadece ANU geleceği tüm açılardan görebiliyordu. Ne olmuştu peki?



Olan şey, NI-BI-RU’nun  kendi yörüngesinden çıkmasıydı.

Tanrılar ne yapabilirdi?



Yeniden, Aldebaran’dan ayrıldıklarından beri her zaman yaptıkları gibi,  kehanete başvurdular, yeniden diski çevirdiler.

Ama kehanet cevapsızdı, hiçbir ışık vermedi. Gerçek Tanrıları ile olan bağlantıları kopmuş muydu?



ANU-NAKI’lerin bilgelerinden ERA söz aldı, ekibinden IR-MIN-SUL’u  düşüncelerinin gücüne dahil ederek bilgeliği ve gerçeği Tanrılara söyledi :



NI-BI-RU kendi orijinal yörüngesinden ayrılmıştır, bu yüzden KI  (Dünya gezegeni veya Mu medeniyeti kastediliyor)önceden belirlenmişi olan kendi yörüngesinden çıkmak zorundadır ve Tanrıların sayıları belirli bir süre için değişecektir. Kulakları olan dinlesin ve gözleri olan görsün, kendi ekibinin gücü ile ERA gerçeği duyuruyor : MUMMU,  APSU’nun 1. refakatçisi olarak 36 Hunab boyunca kendi yörüngesinde kalacak. LAHAMU’nun bekareti ise 72 Hunab boyunca bozulmayacaktır. Ancak KI’nin yörüngesi 108 Hunab’dan 96 Hunab’a dönmek zorundadır,  LAHMU’nun yüzünden 12 çizgi / hat kadar ayrı düşecektir !

KI  önceden belirlenmiş kendi yörüngesine tekrar dönünceye kadar 12 büyük tur gerçekleştirmek zorundadır !  Çağlar geçecek ve Tanrının hikayeleri ancak tabletler üzerinde kalacaktır,  ancak yine de  gerçek değişmeyecek  ve yeniden dönecektir.



Büyük bir sel KI’yi yıkacak ve sonradan Lulu’lar tarihlerini istedikleri gibi değiştireceklerdir yine de gerçeği bilecek ve onu bütün geleceklere taşıyacaksın.



Bu Tanrıların intikamı değil, Lulu’ların insanlarla birleşmesinden (cinsel anlamda) kaynaklandı. NI-BI-RU önceden belirlenen yolunu terk ettiği için değil, ve Tanrıların hiçbiri bunu durduramaz. Sayıları okuyun ve bilgeleşin, sizler buna yerçekimi dersiniz ancak Tanrılar “altın zincir” derler.

12 büyük tur 12 defa oniki işaretin (12 burç) ufuktan geçmesi demektir, o zaman zaman tamamlanacak ve KI kendi yörüngesine dönebilecektir.



Bunlar ERA’nın sözleriydi, kurul bunları hoşnutsuzlukla dinledi ancak yapılacak bir şey yoktu.  Kısa zaman sonra söylenenler gerçekleşti : KI yörüngesinden ayrıldı ve bekarete karşı 12 çizgi/hat boyunca ilerledi. KI birçok sel tarafından vuruldu, kısa bir süre KI sendeledi ve bilincini yitirdi. KI’deki yaşam su tarafından yutulmuştu ve Acacias yıkılmıştı. Sadece Lulu’lar madenlere kaçabilmişlerdi. Neden? 

Yeraltı girişleri açılmıştı ve Reptoid’ler Lulu’lara girmeleri için izin verdiler.



Lulu’ların dişileri çok mu güzeldi?

Reptoid’ler her zaman Lulu ırkına karşı değiller miydi?

YENİ IRK doğmak üzereydi.



Biz buna LE-MU-RYALI  diyoruz  çünkü onlar aslında Reptoid’ler ile Lulu’ların birleşmesinden olmuşlardı. 

Lemurya’lılar Reptoid’lere karşı daha kuvvetli olmalıydılar çünkü onlarda  hem  Reptoid  hem de Tanrı DNA’ları  vardı!


Onlar daha önce hiç kimsenin görmediği kadar güzel bir dünya kurdular  ve görevleri  sadece Tanrıları korkutmak değil, döndükleri zaman da onları uzaklaştırmak idi.




                                                          Zilant, the Turkish Dragon
                                                          (Kazan şehri, Kazakistan)





Old Testament Genesis 3:13-15 = So the Lord said to the dragon "because you have done this, cursed are you above all livestock and all wild animals! You will crawl on your belly and you will eat dust all the days of your life"


Eski Ahit Yaratılış Bölümü 3:13-15 = Tanrı, ejderhaya şöyle der : "Bunu yaptığın için yaşayan tüm canlılar ve yabani hayvanlar arasında lanetli olacaksın! Bundan sonra sürünerek hareket edeceksin ve ömrünün sonuna dek toz toprak yiyeceksin!"
(Buradaki lanet, Şeytan'ın Havva'ya elma yedirmesi ile ilgilidir ama o da zaten ayrı bir hikaye)


Reptil ırkına karşı serpent ırkı 
Atlantis'e karşı Mu
Doğu'ya karşı Batı -ki Batı, gerçekten batırılan kıta Mu için  kullanılan bir semboldür (Kuranda "Doğular da Batılar da Benimdir" diye geçen bir ayet olduğunu biliyor musunuz?)
Sağ yöne karşı sol yön -kitabı sol taraftan verilecek olanlar : kutsal kitaplara göre şeytana uyanlar
Erkeğe karşı kadın (Mu anaerkil bir düzene sahipmiş ve uzun süre bir Kraliçe tarafından yönetilmiş, şimdiki sistem tamamen eril enerjiler tarafından yönetiliyor. Allah Anne demeyi bir deneyin...)
Şeytan Kadındır / Kadın sol, erkek sağdır / Kadın negatif, erkek pozitiftir = Artık aslı unutulmuş ve yozlaşmış bir hurafe de olsa, arkada yatan olayların sonucu bunlar.
Neyse, anlaşıldığı kadarıyla, zaten her iki ırk da aşırı savaşçı, aşırı hırslı ve hedonist.



Buraya kadar olan bilgilerde yine bir hata yok, ancak savaşa ve sonuçlarına değinilmiyor. Ayrıca, bu tabletleri yazanların, Anunnaki’lerin  (Yani, Anu'nun)  tarafında olduklarını söylemeye de gerek var mı bilemiyorum (hatta Alulu'nun ırkı Lulu'lar küçümsenmiş, köle veya yarı hayvan olarak değerlendirilmişler). Daha önceden, kendi gezegenlerindeki yaşam tükenince, Reptoid’lerin (Rigel? Zeta Reticulum?) gezegenlerine el koymuşlar, ancak zamanla orada da üreyemez hale gelmişler ve onlardan kaçan Alulu’yu ve onun ırkını takip ederek bizim gezegenimize yerleşmişler.


Lulu (aslında Reptil olanları) ırkından gelenlerin  görevleri, zaten Tanrılar (Anunnakiler) geldiğinde onlara karşı direnmekti, daha yaratıldıkları zamanda söylendiği ve kendi yazıtlarında da belirtildiği gibi. Direndiler de. Ancak kaybettiler ve kurulan uygarlık, gerçekten de bir gece içinde yok edilmiştir. 



Cortesianus Kodeksi : “Güçlü koluyla Homen güneşin batışından sonra yerküreyi titretti ve gece yeryüzünün tepeleri olan topraklar, Mu, battı”



“Temellerinin iki kere yerinden oynamasının ardından, bugün artık ölü hükümdarın mekanı cansız ve kıpırtısızdır, derinliklerin kralı yukarı doğru baskı yapıp onu yukarı ve aşağı sallamış, onu öldürmüş, onu batırmıştır”



“Mu iki kere temellerinden fırlamıştır, sonra ateşe kurban edilmiştir. Depremler tarafından bir aşağı, bir yukarı şiddetle sarsılırken infilak etmiştir. Her şeyi solucanlar gibi hareket ettiren büyücü, onu tekmeleyerek o gece kurban etmiştir”





   

Mu Kıtası (Gelişimi ve Batırılışı)






Lemuria, veya Mu kıtası, dünya üzerinde ilk yaşam formlarının göründüğü yer. Gerçek yaratılımın vücut bulduğu, ruhsal boyuttan henüz kopmamış ve henüz her şeyin saf ve temiz olduğu ilk kıta, insanlığın anavatanı. Bildiğimiz ve uyguladığımız bilgilerin hemen hepsi aslında oradan kaynaklanır ve  ulaşabildiğimiz tarih bilgisiyle söylediğimiz “tarih Sümer’de başlar”ın ötesinde,  denilmeli ki “her şeyin başlangıcı Mu kıtasındadır”.


Ancak, insan formu yaratıldıktan ve ilk medeniyetler kurulmaya  başladıktan bir süre sonra (ki maalesef, bu konuyla ilgili hiçbir kayıt yok veya R. Hermann’ın kanal bilgileri benzeri bilgiler hariç resmi sayılabilecek somut belgeleri ben bulamadım)  kendi gezegenlerini tükettikleri söylenen bir ırk iner yeryüzüne : Anunnakiler.  Bu konuyu ayrı bir bölümde yazacağım, onların yarattıkları insan formlarının “gerçek insan formu” değil,  hücresel klonlama ve gen teknikleriyle yaratıldıkları da, zaten İngilizce aslından çevrilen yazının içeriğinde de vardır (Reptoidlerin Yaratılışı).



Ama aslında onlar da ilk başta iki gruptu : Reptil genleri taşıyanlar ile Afrika'da altın madenlerinde çalıştırılmak üzere yaratılan insanların çapraz klonlamasıyla elde edilen ırk, Lemurya  halkını oluşturmuştur.   Mu yerleşiminden 35.000 yıl sonra Atlantis medeniyeti kurulmaya başlar, ayrı bir kıtada.  Mu kıtası en az 50.000 yıl önce kurulmuştu ama aslında bu yabancı ırkın gelişiyle birlikte,   henüz çok saf ve temiz, ancak aynı zamanda da genç ve deneyimsiz bir ırk olan gerçek insanlar üzerinde hakimiyet kurarak kendi medeniyetlerini geliştirdiler.  Bu konuyu bilenlerden bazıları, bunu 75 yaşlarındaki yaşlı bir erkeğin, 14 yaşındaki bir genç kıza tecavüzüne benzetirler çünkü bu geliş sadece bir ırka değil, o ırkın teknik donanımı çok gelişmiş, kendilerini Tanrı olarak adlandıran yönetici varlıklarına da aitti.


“Başlangıçta yeryüzünde Nefilimler vardı. Onlar, insan kızlarının güzel ve akıllı olduklarını gördüler ve kendilerine onlardan eşler edindiler”  diye geçiyor, Tevrat / Eski Ahit’in Genesis (yaratılış) bölümünde. Babil mitolojisinin kitabı Enuma Eliş’te daha detaylı anlatılmış.



Yani, onlar geldiklerinde, yeryüzünde yaşayan insanlar vardı. Başka bir bölümde tekrar yazılacak, kendi galaksisindeki savaşta yenilen hükümdar Alulu, dünya gezegenine inmiştir ve onun ırkından olanlar –insan-  kadınlarla evlenmek istemişlerdir. Aslında diğerleri karşı çıkarlar buna, fiziksel olarak da yapıları uygun değildir. Sonradan hamile kalan kadınlardan çoğu doğum esnasında ölmüştür de, çünkü Nefilimler (Titanlar, devler) insan ırkından çok daha iriydiler.


(Ara bilgi : Şu anda yeryüzünde olan insanlarda, açıklaması her ne kadar zor olsa da söylenmesi gerekli, ana hatlarıyla üç ırk özelliği hakim: Sürüngen, yılan ve maymun. Sonuncusu, Mu ve Atlantis’in batışından sonra, yeniden insan üretmek için maymunlardan gen teknikleri kullanarak üretilen Homo Sapiens’in temelini oluşturduğu için)



Mısırlı rahip – tarihçi Manetho papirüslerinden birisine şöyle yazmıştır : “Atlantisli bilgelerin hükümranlığı 13.900 yıl sürdü”. Atlantis 11.500 yıl önce batmıştır.  Şimdi 11.500’e 13.900’ü ekleyecek olursak, Atlantis’in 25.000 yıl önce krallar tarafından idare edildiğini buluruz. İlk Atlantis Kralı hükümranlığına 25.400 yıl önce başlamıştı, ilk Mayax kralı ise 34.000 yıl önce. İkisi arasında yaklaşık 8.500 yıl vardır. İlk Mu imparatorluğu ile ilk Mayax hükümdarı arasında da aynı uzunlukta bir zaman dilimi olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, Mu’nun  enaz 50.000 yıl önce büyük bir uygarlığın zirvesinde olduğunu görürüz.

Alulu ırkı Lemuria'ya, insanlığın ilk varolduğu Anakıta'ya yerleşir, orada mevcut olan ırkla birleşir ve kurulan medeniyeti çok üst seviyelere getirir.


Mu medeniyeti ile ilgilenenler, arkeolojik ve tarihsel bilgilerle donatılmış "Kayıp Kıta Mu" ve "Kayıp Kıta Mu'nun Çocukları" kitaplarını okuyabilirler, yazarı James Churchward.  Bu konuyla ilgili araştırma yapan ve yaptıran ikinci şahıs, bizim sevgili Atatürk'ümüz,  çok ilginç ve önemli bir konu bu. Ayrıca, bir ara yazacağım, Uygur Türkleri, Mu Kıtasından geri kalan en sağlam şey, Churchward son derecede bilimsel açıklamalarla ülke göçlerinin Orta Asya'dan ve Uygur Türkleri tarafından yapıldığını belgeliyor. Yani, Türklerin bütün ırkların atası olduğu bilgisi doğrulanmış oluyor.



Elimizdeki yazıt ve belgelerden (Lhasa belgesi, Grek kayıtları, Paskalya Adası Tableti ve Troano el yazması) anlaşıldığı kadarıyla,  burası, geniş düzlükleri olan güzel, tropik bir ülkeydi. Vadi ve ovalar ekili tarlalar ve otlaklarla doluydu. Bu yeryüzü cennetinde yüksek dağlar veya sıradağlar yoktu, ufuk çizgisi yumuşak hatlarla uzayıp giderdi ve dağlar, henüz yeraltından yukarılara çıkmaya zorlanmamıştı.



64.000.000 kişinin saltanatını sürdüğü bu büyük kıtada hayat, neşe, mutluluk içinde geçiyordu ve orası, üzerindekilere her türlü refahı sunan bir yuvaydı. Bu insanlar birbirinden ayrı, fakat tek bir hükümet altında toplanan on kabileden oluşuyordu. Çok nesiller önce insanlar bir kral seçmişler ve isminin başına Ra ekini getirmişlerdi. Böylece o, “Ra Mu” adı altında dini lider ve imparator olmuştu, imparatorluk da, güneş imparatorluğu adını almıştı. Hepsinin dini aynıydı, semboller vasıtasıyla Yaradan’a ibadet etmek ve hepsi de ruhun ölümsüzlüğüne ve eninde sonunda geldiği ulu kaynağa geri döndüğüne inanıyordu.



Mu’da baskın olan beyaz derili bir ırktı. Bunlar duru beyaz veya buğday tenleri, yumuşak bakışları, koyu renkli iri gözleri ve düz, siyah saçlarıyla son derece güzel insanlardı. Bunun dışında sarı, kahve ve siyah derili başka ırklara mensup insanlar da vardı. Ancak onlar yönetim kadrolarında yer almazlardı. Mu halkı içersinde, gemileriyle “doğudaki okyanuslardan, batıdakilere ve kuzeyden güneydeki denizlere” açılan büyük denizciler vardı. Ayrıca mimarlık, büyük taş mabetler ve saraylar yapmada çok ilerlemişlerdi ve anıt olarak dikilen yekpare taş blokları işlemede ustaydılar (Troano Belgesi, Hintli tarihçi Valmiki'nin yazıları  ve diğer kayıtlar).






Mu – Güneş İmparatorluğu



Güneş İmparatorluğunun hangi tarihte başladığı belirsizdir (geriye kalan Paskalya Adası, Cook ve Caroline Adalar Toplulukları, Tonga – Tabu, Gilbert ve Marshall Adalar toplulukları vb küçük kara parçacıkları hariç,  Mu kıtası tamamen yok olduğundan, tahmini 50.000 sene önce uygarlıklarının dorukta olduğu tahmin ediliyor) ancak Mu egemenliğinin, kurdukları kolonilerin dünya üzerindeki izleri ve krallıkları 35.000 yıl öncesine kadar takip edilebilir. Şurası bellidir ki Anavatan’ın değişik kolonileri büyüdükçe ve kendi kendilerini yönetecek duruma geldikçe, kendi başlarına birer imparatorluk veya krallığa dönüşmüşlerdi, ancak Anavatan’ın denetimi altındaydılar ve böylece tüm dünya tek bir merkezin denetimi altında büyük bir aile gibiydi.



Bir koloni,  krallığa veya imparatorluğa adım attığı zaman, ilk kral Anavatandaki kraliyet ailesinin bir üyesi veya olasılıkla bazı vakalarda, atanmış bir kişi oluyordu. Bu onun göksel düzenin oğlu olduğuna işaret etme manasını gütmüyordu, yalnızca Güneş İmparatorluğu’nun, Güneş Hanedanı’nın Oğlu veya Güneş İmparatorluğu’nun Oğlu anlamındaydı. Yeni kralın amblemi yine güneşti, fakat anavatanın tebası veya bir parçası olduğunu göstermek için ışık saçan, ancak yarıya kadar ufkun üzerinde yükselmiş bir yarım yuvarlakla temsil ediliyordu.



Eski çağlarda yaşamış Hindu tarihçisi Valmiki,  Mayaların Hindistan’daki faaliyetlerinden söz ederken “güneş ufkun üzerinde yükselmeden önce” ifadesini kullanır, ki buradan Hindu kolonisi bir imparatorluğa dönüşmeden önce manasını kastettiğini anlıyoruz. Yükselen güneş, bugün de dünyadaki çeşitli ulusların amblemidir ve Japonya, İran ve Orta Amerika Cumhuriyetlerini bunların arasında sayabiliriz.



Yükselen güneşle batan güneş arasındaki farkı belirtmek için eskiler, yükselen güneşi ışık saçar durumda, batan güneşi de yalnızca bir disk veya ışıksız bir küre olarak resmetmeye alışlıktılar.



Güneş İmparatorluğu nihai sona ulaştıktan sonra, Anavatanla bağlantılı olarak konu edildiği her seferinde, güneş daima batan güneş şeklinde çizilmiştir.



(Mu kıtasından imparatorluk zamanında göç ederek kurulan sömürge devletleri ve batış sonrasında dünya üzerinde kalan izleri sonra yazılacak)

Kıta çökmeden ve savaş başlamadan önce geleceği öngörüp kaçanlar da olmuş. Bazıları Mu'dan kaçanların Shambala'yı, Atlantis'den kaçanların da Agartha'yı kurduklarını, böylece zıtlığın bu alanlarda da oluşturulduğuna inanıyor. 




Bu konularla ilgili bilgiler genelde sadece Atlantis’e ve Sümer medeniyetlerine yönelik.  Anunnaki’ler ile ilgili çok fazla ve çok çeşitli bilgiler de var, Aldebaran’dan geldikleri, soy secereleri, hatta Anu ve Alalu arasındaki baştan beri devam eden tartışmalı – gergin ilişki bile biliniyor. Ancak,  karanlık kutupların nasıl ortaya çıkarıldıklarına dair bilgi verilmiyor, sanki onlar hep varmış gibi veya sonradan yaratılmışlar gibi.



Ayrıca, incelenmesi ve düşünülmesi gereken konular da var, mesela bazı kaynaklar Adem oğulları Habil ve Kabil’in, ta o zamanlara  dayandırılarak, Anu ve Alulu oğulları Enki ve Enlil olduklarını söylüyor. Düşünmek ve daha fazla araştırmak gerek.



Benim burada asıl yazmak istediğim konu ise, savaşın ruhsal sonucu.  Aylardır yazmayı ertelediğim ve bir türlü yazamadığım ama her şeyin önünde, çok önemli bir konu bu. Ağır, çok ağır. Kaynak,  zaten çok az. Elimden geldiğince toparlamaya çalışacağım, eksikler mutlaka olacaktır. Bu arada, şayet varsa, bu konuyla ilgili bilgisi olanların yorumlarını ve yazılarını da bekliyorum.



Mu kıtası, uygarlığının doruğunda, 50.000 senelik bir medeniyet iken bir gecede batırılmıştır.

Sebep : İki ırk arasındaki güç savaşı ve Mu kıtasındaki kısmi dejenerasyon (ALULU – Lulu ırkından olanların insan ırkı ile birleşmeleri neticesinde ortaya çıkan ırk da anlaşıldığı kadarıyla pek matah bir ırk olmamış, her kıyamet öncesinde olduğu gibi (her nedense) aşırı bir maddiyatçılık ve cinsel hedonizm sapmaları oluşmuş. Ancak yine de, ruhsal boyutu da göz önünde bulundurarak bir güç savaşı olduğunu kabul etmek gerekir, zaten olay sadece dünya gezegeni ile sınırlı kalmamış, bugün Dark veya White Brotherhood  olarak bilinen onlarca güneş sistemini de etkileyerek çok geniş çaplı bir olaya dönüşmüş.



Lazer benzeri silahlar kullanılmış. Kıtayı temellerinden yıkıp, magmanın içine gömmüşler, ancak ruhsal savaş esnasında (ki bu iki konu burada kesinlikle birbirinden ayrılmamalı, yani fiziksel savaş ve ruhsal savaş) kaybeden tarafın ruhsal varlıklarına da saldırılmış. Ruhsal tecavüzün ne olduğunu anlatmak kolay değildir ama bu, tipik bir örnek bu konuya : Ruhsal bedenleriyle, diğer bir ruha saldırarak, kendi ruhsal enerjilerini akıtırlar ve bu yöntemle bilinçleri ele geçirilir, artık onlara istedikleri her şeyi düşündürtme, söyletme veya yaptırma şansları olmuştur. Bu yöntemle,  Tanrıların, yarı tanrıların, ve hatta meleklerin  ruhlarına öfke, kin, nefret, korku, öldürme isteği, saldırganlık ve bunlara benzer bin türlü çirkin ve hayvani duygu doldurulmuş, dolayısıyla düşük boyutlara indirgenmişler ve Tanrısal enerjiyi bir daha asla alamayacak şekilde çarpıtılmışlar. Çarpık ruh yapısı, hiçbir enerjiyi düzgün algılayamaz, hiçbir düzgün veya sağlıklı düşünce üretemez. Bu nedir biliyor musunuz?  Günümüzde şeytani olarak adlandırdığımız her türlü karanlık gücün ortaya çıkışı…



Olası Sorular  : Kendilerine Aydınlık Taraf diyen bu güçler, madem ki gerçekten aydınlık idiler, bu çirkin ve korkunç hisleri nereden biliyorlardı?



Böyle şeyleri yapabilen herhangi bir güç gerçekten aydınlık olabilir mi?



İki saldırgan ve hırslı ırkın hatalarının semeresini neden biz insanlar taşımak zorunda olalım?



Bunlara benzer bir sürü soru daha sorulabilir.  Ama sonuç maalesef değişmiyor, o tarihten itibaren (aslında belki de bu iki ırk dünya gezegenine geldiklerinden beri) ve ERA'nın tabiriyle, 12 kere 12 burç geçmedikçe tekrar 12. boyut Merkezi Güneş’inden faydalanmamız mümkün olmayacak. Bunlardan bize ne diyenler de bilmelidir ki, bütün insanlık vücudu hem bu karanlıktan, hem de sözüm ona bu aydınlık olmayan aydınlıktan muzdariptir,  yansımaları dünyanın her yerinde bulabiliriz. Bizlere ruhsal boyutların tamamen saf, yüce ve güvenilir olduğu öğretilir, karanlık taraflara yönelmediğimiz müddetçe. Hatalı, suçlu ve kötü olan, her zaman, ortada olan insandır, her türlü kabahat ona yüklenir. Ben bunun pek de öyle olmadığını gözlemledim, astral boyutlarda aydınlık taraf adı altında bin türlü karanlık da gizli ama net olarak bilinmediği için genel bir güven hissiyle karşılıyoruz onları.



Peki bunların bizim inandığımız gerçek Tanrı ile bağlantısı ne olabilir? 12 evren sonra belki, ama o zamana kadar da tüm bu karanlıklar korkarım yaşanacak.  Ya da, başka bir kıyamet planı  düzleminde olduğu gibi, sadece gerçek doğruların var olabileceği bir manyetik alan hazırlanacak. Söylenmiyor henüz, bazı şeyler söyleyenlerin de gerçeği bildiğine inanmak zor.



Ancak, savaş devam ediyor. Hep vardı, Mu kıtasından beri, hiç kesintisiz. Dünyanın herhangi bir yerinde, iki veya daha fazla ülke arasında, partiler arasında, aileler arasında, kadınlarla erkekler arasında ve hatta çocuklarla çocuklar arasında. Hiç dinmedi. Mevlana, “Attığınız her adımın bir Musa’sı, bir de Firavun’u vardır” der, savaş bizim içimizde de devam ediyor. Her düşüncemizde, her duygumuzda bir zıtlık oluşur, içinde yaşadığımız manyetik alan böyle kurulmuştur çünkü.



21.12.2012 = Galaksinin merkezi, güneşin merkeziyle çakışır.

                       3.26 derece 10 derece 1000 =  32.600 ışık yılı





Dilerim bu tarih savaşmaya doymayan bu iki ırkın sonu olur.

Dilerim insanlık kölelikten kurtulur.

Dilerim hak ettiğimiz Tanrı’ya kavuşuruz.

Dilerim  bu korkunç  “1984”  senesi  son bulur.